Google Play Store
App Store

Peru ve Türkiye örnekleri farklı dönem ve coğrafyalarda yaşansa da çarpıcı paralellikler taşıyor. Fujimori ve Erdoğan’ın barış süreçlerini propaganda malzemesine dönüştürmesi, medyayı kullanmaları, baskıyı artırması benzerliklerden... Fakat otoriter liderlerin toplumu yıldırmak ve sessizleştirmeye yönelik tüm hamlelerine rağmen, hesaba katılmayan farklı bir dinamik, bütün bu süreci başka bir noktaya taşıyabiliyor.

Otoriterliğe karşı bir arada, güçlü ve ayakta
Fotoğraf: ODTU öğrencilerinden İmamoğlu protestosu/Depophotos

Semiha DURAK/ LONDRA

Italo Calvino’nun “Evrendeki her şeyin bağlantılı ve karşılıklı olduğu düşüncesi, bir an olsun aklımdan çıkmıyor” sözü, son günlerde zihnimde yankılanıp duruyor. Her şeyin hızla akıp değiştiği, belirsizlik içinde savrulduğumuz bugünlerde, anlam arayışıyla bağlantılara tutunmaya çalışıyor insan.

Çok değil, dört ay öncesine gidelim önce. Geçtiğimiz Kasım ayında, Londra’nın kuzeyindeki Green Lanes’te yer alan Kürt Toplum Merkezi’nin de aralarında bulunduğu yedi mekâna eş zamanlı baskınlar düzenlendi. Toplum Merkezi’ne yönelik operasyon, 40 polis minibüsü, iki helikopter ve özel birliklerin dâhil olduğu oldukça geniş çaplı bir harekâttı. Merkez, baskın sonrası 10 gün boyunca polis tarafından işgal edildi ve altı kişi, PKK üyesi oldukları iddiasıyla tutuklandı.

İlk bakışta bu olay, Birleşik Krallık’ın ulusal güvenlik politikalarının bir parçası gibi görünebilir. Ancak operasyonun zamanlaması, ölçeği ve ardındaki siyasi dinamikler dikkate alındığında, daha derin anlamlar taşıdığı açık. Baskınlar, NATO destekli grupların Halep’e girdiği, Esad yönetimine karşı yeni bir hamlenin başlatıldığı gün gerçekleşti. Aynı zamanda, Birleşik Krallık Dışişleri Bakanı David Lammy ile Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın Londra’daki görüşmelerinden sadece iki hafta sonraydı. Lammy, görüşme sonrası şunları söylemişti:

“Türkiye, Birleşik Krallık için vazgeçilmez bir müttefiktir. Hakan Fidan ve ben, güvenlik iş birliğimizi güçlendirmeye; İngiliz ve Türk halkları için ticari fırsatlar yaratmaya kararlıyız.”

LONDRA VE ANKARA ARASINDAKİ ANLAŞMA

Bir zamanlar Türkiye’nin Kürtlere yönelik politikalarını sert bir şekilde eleştiren Lammy’nin bu açıklaması, İngiltere’nin Türkiye ile askeri ve ticari bağlarını güçlendirme yönündeki isteğini açıkça ortaya koyuyordu.

Tam da bu denklem içinde, 27 Şubat 2025’te Abdullah Öcalan, İmralı’dan gönderdiği mektupla PKK’ye silah bırakma ve örgütü feshetme çağrısında bulundu. Ancak bu çağrı, yalnızca zamanlaması ve müzakere süreci açısından değil, örgütün tek taraflı tasfiyesi olarak çerçevelenmesi nedeniyle pek çok kesimde kuşkuyla karşılandı. Kimileri bunu tarihi bir barış fırsatı olarak desteklerken, kimileri Öcalan’ın ağır tecrit koşullarında verdiği bu kararın gerçek bir çözüm sürecine dönüşüp dönüşmeyeceği konusunda temkinli kaldı.

Öcalan’ın çağrısıyla başlayan ve devamında gelişen olaylar, Erdoğan’ın Kürt oylarını ve muhtemel koalisyonları yanına çekerek anayasayı değiştirip fiilen bir dönem daha görevde kalma stratejisiyle örtüşüyor. Ancak bir yandan barış zeminini hazırlarken, diğer yandan Kürt siyasi hareketini baskılamayı sürdürdüğü gerçeği de karşımızda duruyor.

BARIŞ YANILGISI VE 19 MART DARBESİ

Bu tablo, Erdoğan yönetiminin barış çağrısını samimi bir demokratikleşme adımından ziyade, kontrollü bir teslimiyet süreci olarak gördüğünü gösteriyor. AKP sözcüleri Öcalan’ın çağrısını överken, sürecin esasının “terör örgütünün silah bırakması ve tasfiyesi” olduğunu vurguladılar. Öcalan’ın çağrısını yalnızca iç politikayla sınırlayarak, Suriye denkleminden bağımsız değerlendirmek mümkün değil. Devletin, Suriye’deki Kürt silahlı güçlerinin şartsız dağıtılması yönündeki ısrarlı talebi bunu açıkça gösteriyor.

Barış ve demokrasi kelimeleri havada uçuşurken, İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Ekrem İmamoğlu’nun önce diplomasının iptal edilmesi, ardından “yolsuzluk ve kent uzlaşısı” suçlamalarıyla gözaltına alınıp tutuklanmasıyla dengeler bir anda yeniden değişti. “19 Mart Darbesi” olarak tarihe geçen bu olay, Erdoğan’ın üçüncü dönemine zemin hazırlamak üzere attığı bir adım olarak görülürken, Türkiye’nin daha da sertleşen bir otoriterliğe doğru mu gittiği sorusunu gündeme getirdi.

PERU’DAKİ AYDINLIK YOL DENEYİMİ

Bu kaotik günlerde karşıma çıkan Jo-Marie Burt’un Political Violence and the Authoritarian State in Peru (Peru’da Siyasi Şiddet ve Otoriter Devlet) adlı kitabı, otoriterliğin nasıl işlediğini anlamak için güçlü bir analitik bir çerçeve sunuyor. Peru ve Türkiye örnekleri farklı dönemlerde ve coğrafyalarda yaşansa da çarpıcı paralellikler taşıyor. Öcalan’ın 2025’teki çağrısı ile Peru’daki Aydınlık Yol lideri Abimael Guzmán’ın 1993’teki barış mesajı, benzer bir duruma işaret ediyor: Silahlı çatışmaların liderleri barış çağrısı yaparken, otoriter devletler bu çağrıları kendi siyasal ajandalarına göre kullanabiliyor.

Burt, Fujimori rejiminin Aydınlık Yol tehdidini otoriterleşmenin bir aracı olarak nasıl kullandığını detaylı biçimde anlatıyor:

“Fujimori, hem terörle mücadeleyi hem de devletin baskı araçlarını kendi iktidarını pekiştirmek için kullandı. Çatışma ve terör ortamı, muhalefeti bastırmanın bahanesi oldu. Rejim, askeri harcamaları artırarak ve özel güvenlik şirketlerini destekleyerek Peru’daki savaş atmosferini tırmandırdı. Bu, hem uluslararası silah şirketlerine hem de iç güvenlik bürokrasisine muazzam ekonomik kazanç sağladı.”

MUHALEFETİ BASTIRMANIN ARACI

Erdoğan’ın da benzer bir strateji izlediği görülüyor. Aynı döngü, Türkiye’de de kendini gösteriyor. Terörle mücadele söylemi, muhalefeti bastırmanın başlıca aracı haline geldi. En güçlü rakibi olarak görülen İmamoğlu’nun cumhurbaşkanlığı adaylığının önünü kesmek, otoriterleşme sürecinin doruk noktalarından biri.

Bir diğer benzerlik de silah ticareti ve savuma sanayii meselesi. Türkiye, İngiltere, Almanya ve ABD’den milyarlarca dolarlık silah ithal ettiği uluslararası raporlarda da yer alıyor. Türkiye, İngiltere’nin silah sanayisi için önemli bir pazar; Londra’daki Fidan-Lammy görüşmesi bu açıdan kritik. Burt’un da vurguladığı gibi: “Silah ticareti sürdüğü sürece barış, sadece bir ihtimal olarak kalır.”

OTORİTERLİĞİ MEŞRULAŞTIRMA ARACI; BARIŞ

Fujimori ve Erdoğan’ın barış süreçlerini propaganda malzemesine dönüştürmesi, medyayı kendi lehlerine kullanmaları, diyaloğa değil dayatmaya yönelmeleri ve halkın temel sorunlarını görmezden gelmeleri, iki lider arasında dikkat çekici benzerliklerden. Barış kelimesi, bu liderlerin elinde otoriterliklerini meşrulaştırdıkları bir araca dönüşüyor. Sürecin gerçek muhatapları olan halklar ise bastırılarak sessizleştirilmeye çalışılıyor.

Fakat otoriter liderlerin toplumu yıldırmak ve sessizleştirmeye yönelik tüm hamlelerine rağmen, hesaba katılmayan farklı bir dinamik, bütün bu süreci başka bir noktaya taşıyabiliyor. Peru örneğinde savaşın sona ermesi, halkın yeniden örgütlenmesi ve sokağın sesini yükseltmesiyle  mümkün olmuştu. Fujimori, yıllarca iktidarını sağlamlaştırmak için her yolu denese de, tarih, her otoriter rejim gibi onunkinin de sürdürülemez olduğunu göstermişti: Yolsuzluk, insan hakları ihlalleri ve anayasal düzene müdahale suçlarından yargılandı ve 2007’de 25 yıl hapis cezasına çarptırıldı.

UMUT YENİDEN AYAKTA

Ve şimdi, o sesin bir benzeri Türkiye’den yükseliyor. Uzun süredir bastırılmış öfke ve sessizliğe gömülmüş umut, yine, yeniden harekete geçiyor. Korkularından başka kaybedecek bir şeyleri kalmadığını fark eden halkın yükselen sesiyle şimdi sokaklar yeniden nefes almaya başladı. Brecht’in karanlık zamanlar için söylediği “Ya hep beraber ya hiçbirimiz” sözünü cebine koyup yeniden yan yana yürümeyi öğreniyor insanlar. Burt’un kitaba, Çince’de “insan” kelimesinin nasıl yazıldığını anlatarak başlaması, sokakları ve o sokaklardaki insan kalabalığını görünce daha bir anlamlı geliyor şimdi. Çince’de “insan”, aslında tüm dillerde karşılığını bulabilecek nitelikte: İnsan, birbirine yaslanan iki çizgiden oluşur; biri olmadan diğeri ayakta kalamaz. Her şeyin hızla akıp değiştiği, belirsizlik içinde savrulduğumuz bugünlerde, bağlantılar kadar, birbirine de tutunmalıdır insan bu yüzden.