Google Play Store
App Store

Sinemamızın temel sorunlarından biri senaryoların yetersizliği… Bu sorunu aşmanın yollarından biri edebiyat insanlarından ve yapıtlarından yararlanmak… Dünyada sayısız örneği var. En yenileri ‘Hamnet’ ve ‘Uğultulu Tepeler’.

‘Tehlikeli İlişkiler’ filmini izleyenler vardır elbet okurlarımız arasında. Başarılı bir uyarlama örneğidir. Öncelikle bu filmi anmamın nedeni, iki sanat dalı arasındaki ilişkilerden söz açarken ilk akla gelecek bir tanımı dile getirmesi… Gerçekten de ‘tehlikeli bir ilişki’dir edebiyatla sinema arasındaki ilişki. Uyarlamayı yapan senaryo yazarı büyük bir sınavla karşı karşıyadır: sadakat ya da özgürlük!

Bir edebiyat yapıtına tümüyle sadık kalmak genellikle başarısızlıkla sonuçlanır. Olay örgüsünde hiçbir şeyi atlamamaya çalışan, sinemanın ritmini hesaba katmayan uzun, sıkıcı filmler çıkar ortaya. Oysa bir romanın duygusunu/özünü kavrayıp onu beyazperdeye yansıtabilen senarist ve yönetmenler  bu savaşımdan galip çıkabilir. Bir yaşam öyküsünü baştan sona anlatmaya kalktığınızda işin içinden çıkamazsınız. O yaşamdan bir kesiti aktarmayı seçtiğinizde başarıya giden doğru yolda ilk adımı  atmış olursunuz. Gerisi yeteneğinize kalmış… Roman yerine bir öyküden ya da bir tiyatro oyunundan yola çıkmayı seçenlerin de başarıyı yakalama şansı daha fazladır. Elbette, formüllerle yapılmaz sinema;  ama şu günlerde bireyin ve ailenin sınırlarını aşamayan sinemacılarımıza edebiyatın yol gösterici olabileceğini düşünüyorum.

PERDEDE UYARLAMALAR

Dünya sinemasının edebiyat uyarlamalarının sayısı o kadar fazla ki, yalnızca Oscar adaylığına/ödüllerine ulaşabilen örnekleri sıralamakla yetineceğim. Yaklaşık 90 yıl önce (1937’de) Bernard Shaw’ın ‘Pygmalion’u, ertesi yıl Margaret Mitchell romanı ‘Rüzgar gibi Geçti’ sinemaya uyarlanmıştı. 40’lı yıllarda ‘Hayatımızın En Güzel Yılları’, ‘Kısa Tesadüfler’ , ‘Sierra Madre Hazinesi’, ‘’Bisiklet Hırsızları’, 50’lerde ‘Eve Hakkında Her Şey’, ‘İnsanlar Yaşadıkça’, ‘Kwai Köprüsü’, ‘Gigi’, ‘Ben-Hur’, ‘Tepedeki Oda’, 60’larda ‘Tiffany’de Kahvaltı’, ‘Lolita’, ‘Bülbülü Öldürmek’, ‘Zorba’, ‘Dr. Jivago’, ‘Her Devrin Adamı’, ‘Atları da Vururlar’, ‘Geceyarısı Kovboyu’, 70’lerde ‘Otomatik Portakal’, ‘Konformist’, ‘Baba’, ‘Guguk Kuşu’, ‘Barry Lyndon’, ‘Casanova’, ‘Julia’, ‘Kıyamet’, ‘Norma Rae’… Gençliğimde sinema tutkumu geliştiren filmler. Hepsi de ünlü yazarların yapıtlarından uyarlanmış. Traven’den  Capote’a, Nabokov’dan McCoy’a, Burgess’den Puzo’ya, Kesey’den Hellman’a dünya edebiyatının ustaları... Ve kitapları kadar ünlü filmler. Hangisine ‘kötü’ diyebilirsiniz?

80’ler ve 90’larda bu furya devam etti. Doctorow’un romanından ‘Ragtime’, Styron’dan ‘Sophie’nin Seçimi’, Forster’dan ‘Manzaralı Oda’, Kundera’dan ‘Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği’, 90’larda Ishiguro’dan ‘Günden Kalanlar’,  Skarmeta’dan ‘Postacı’, Austin’den  ‘Aşk ve Yaşam’, Jones’tan ‘İnce Kırmızı Çizgi’… Tabii ki, hepsi bu kadar değil; ‘Kurtlarla Dans’, Kuzuların Sessizliği’, ‘Masumiyet Çağı’, ‘İngiliz Hasta’, ‘Yüzüklerin Efendisi’… bu etkileyici filmleri unutmak mümkün mü?

2000’lerde bağımsız yönetmenler özgün senaryoya yöneldiğinden olsa gerek, uyarlamaların sayısı azaldı. Bu dönemin başarılı uyarlamaları arasında ‘Ters Yüz’ (Adaptation), ‘Saatler’, ‘ Piyanist’, ‘Pi’nin Yaşamı’, ’12 Yıllık Esaret’, ‘Karanlıkla Karşı Karşıya’ (BlacKKKlansman), ‘Joker’, ‘İki Papa’, ‘Batı Cephesinde Yeni Bir Şey Yok’, ‘Oppenheimer’, ‘İlgi Alanı’, ‘Conclave’ı kaydetmek isterim. Gelelim bu yılın Oscar’larına. Uyarlamanın geri dönüşünü yaşıyoruz; adayların yarısı uyarlama: Mary Shelley’den ‘Frankenstein’,  O’Farrell’in romanından ‘Hamnet’, Thomas Pynchon’un ‘Vineland’ romanından ‘Savaş Üstüne Savaş’, Denis Johnson’un öyküsünden ‘Tren Düşleri’ ve Jan Joo-hwan’ın ‘Save the Green’ filminden uyarlanan ‘Bugonia’. Hepsi de, sadakati bir yana bırakıp, kaynaklandığı yapıtlardan özgürce yararlanmış yapıtlar.

YAZAR BİYOGRAFİLERİ

Dünya sineması edebiyat yapıtları kadar olmasa da tiyatro oyunlarını da ilgi alanı içinde tutuyor.  Sinema sanatının başyapıtlarından ‘Casablanca’ (1943) bir tiyatro oyunu uyarlamasıydı. ‘12 Kızgın Adam’, ‘Kızgın Damdaki Kedi’, ‘Equis’, ‘Kabare’, ‘Chicago’,  ‘Amadeus’ v.b... Tennessee Willams’dan Arthur Miller’e, Peter Schaffer’den  William Shakespeare’e pek çok yazarın oyunları ya da müzikalleri perdeye taşındı ve büyük seyirci sayılarına ulaştı.

Ha, bir de beyazperdeye yansıyan yazar portreleri var; bazıları kurmaca kişilikler, bazıları ise gerçek yaşam öykülerinden kaynaklanıyor. ‘Barton Fink’, ‘Hayalet Yazar’, ‘Arthur Rambo’, ‘Henry and June’, ‘Düşlerin Efendisi’ (Quills),  ‘Neruda’, ‘Kafka’, ‘Goethe’niin İlk Aşkı’, ‘Wilde’,’ Colette’, ‘Mary Shelley’, ‘Tolkien’, ‘Sylvia’, ‘Emile Zola’nın Yaşamı’, ‘Salinger Yılım’, ‘Kafka’nın Aşkı’, ‘Bir Şair: Puşkin’… Son yıllarda epey çoğaldı bu alandaki örnekler. En yenileri, Emerald Fennell’in  Emily Bronte romanından uyarladığı ‘Uğultulu Tepeler’ (bu hafta gösterime giriyor) ve Chloé Zhao’nun ‘Hamnet’i (gösterimde). Kesinlikle kaçırmayın deyim.  Edebiyatçıların sinemada aktif rol almaları, ya da sinemacıların edebiyat ve tiyatro alanlarında ürün vermeleri de ayrı bir yazı konusu.

Bunları niye anlattım? Sinemamızda son yıllarda yaygınlaşan bir algı var: ‘auteur’ sinemacı olmak için kendi senaryolarını yazmaları gerektiğini düşünüyor yönetmenlerimiz. Tamam, uyarlama yapmasınlar ama ülkemizin değerli yazarları ile işbirliği yaparak özgün senaryolar oluşturabilirler. Elbette bunu yapanlar var; Tufan Taştan’ın ‘Sen Ben Lenin’den sonra Barış Bıçakçı ile yeni bir film çalışması içinde olduğunu biliyorum. Bir de edebiyatçı sinemacılar var ki -Ercan Kesal gibi- onların işi daha kolay. Sözü burasında keseyim. Haftaya sinemamızın edebiyat ve tiyatro ile dansına bakarız.