Google Play Store
App Store
Özgür Özel’i bekleyen tehlike: CHP’nin Quisling’leri

Özay GÖZTEPE

2. Dünya Savaşı’nda Almanya, Sovyetler Birliği’ne saldırmadan birkaç gün önce, 18 Haziran 1941’de, Türkiye ile Türk-Alman Saldırmazlık Paktı imzalar. Bu tarihi izleyen iki yıl, Türkiye’de ırkçı/Turancı çevrelerin altın yıllarıdır. İlk başta Alman ordularının çok hızlı ilerlemesi ve savaşı Almanya’nın kazanacağına dair güçlü inanç, devletin ırkçı/Turancı çevrelere büyük bir hoşgörü göstermesine neden olur.

Bu dönem, Alman faşistleri ile Türk faşistlerinin ilişkisinin ve işbirliğinin de geliştiği yıllardır. Sovyetler Birliği’ndeki Türki cumhuriyetlerin bağımsızlaşarak tek devlet altında birleşeceğine dair Turan hayalleri, Naziler tarafından verimli bir şekilde kullanılır. Almanya’nın resmi belgelerinde Alparslan Türkeş, Nuri Kıllıgil, Ali Fuat Erden, Hüseyin Emir Erkilet, Şükrü Enis Bahça, Zeki Velidi Togan, Tekin Arıburnu, Sadi Koçaş gibi kişilerin isimleri sık sık geçer.

İsmi geçen “ilginç” bir kişi daha vardır; 2. Abdülhamit’in oğlu Prens Abdülkadir. Ancak onun durumu biraz daha farklıdır. Eşi ve iki çocuğuyla Macaristan’da yaşayan ve gırtlağına kadar borca batmış olan Prens’in tüm borçları, Naziler tarafından ödenir ve Prens, Berlin’e davet edilir. Amaç, Türkiye’nin savaşa girmesi halinde Prens’in Türk Quisling’i olarak kullanılmasıdır.

Quisling, ülkesini işgal eden Nazilerle işbirliği yapan ve Nazi destekli darbeyle iktidarı ele geçiren Norveç Başbakanı’nın (Vidkun Quisling) soyadıdır. Bu nedenle Quisling, “işgal orduları ile işbirliği yapan siyasetçi” anlamında kullanılmaktadır. Bu metafor, birkaç açıdan CHP içindeki kimi eğilimler ve kişiler için de kullanılabilir.

∗∗∗

Bilindiği gibi hem CHP’nin kurumsal yapısı hem de kazandığı belediyeler, bir süredir iktidarın hedefinde. Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in tutuklanmasıyla uygulanmaya başlanan, Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanmasıyla sıçrama kaydeden darbe süreci, CHP içinden çıkan ve işgal güçleriyle işbirliği yapan -AKP’nin bir işgal kuvveti gibi ülkeyi yağmaladığı düşünülürse bu metafor çok da yerine oturmaktadır- Quisling’ler, iki gruba ayrılabilir. Birincisi Lütfü Savaş gibi iktidarını kaybedenler, ikincisi Aziz İhsan Aktaş gibi vurguncu itirafçılar.

Nasrettin Hoca’nın hikâyesini tersine çevirip soralım: Elbette asıl suçlu hırsız, ama ev sahibinin hiç mi kabahati yok?

30 Mart 2024’te büyük bir başarı elde etmiş ve yaklaşık 50 yıl sonra iktidara yürüyen partinin, iktidarı asla bırakmayacak olan partinin saldırılarına önlem alması gerekmez miydi? “Ne önlem alınırsa alınsın, bir bahaneyle yine saldırırdı” denilebilir. Çok doğru, kumpas kurma konusunda eski ortağını aratmayan bir parti, öyle yapar. Ama önemli olan onların yapacakları değil, kurulması muhtemel kumpasları boşa çıkaracak bir hazırlığa sahip olmak.

Cumhur İttifakı’na geçmesi muhtemel bir sürü sağcının -ki bunlar arasında Sadullah Ergin gibi sicili suçlarla dolu insanlar da vardı-, aday yapılması, onların gerçekten “iktidar karşıtı” olmasını mı sağlayacaktı? Diyelim ki bunun mimarı Kemal Kılıçdaroğlu idi. Eğer bunun farkında iseniz, Lütfü Savaş’ı neden aday yaptınız? Hatay halkı, Lütfü Savaş’ın aday yapılmaması için çığlık çığlığa idi.

∗∗∗

Aziz İhsan Aktaş gibi itirafçılar da aynı çerçevede değerlendirilebilir. Evet, bu adamın yaptığı işlerin büyük çoğunluğu iktidar çevresiyle ve o cenahta yapılan işlere dair en ufak bir soruşturma yok.

CHP’li belediyeler neden Aziz İhsan Aktaş ile iş yapmaya devam ettiler? Daha da vahimi, CHP’nin elinde olan (ama kontrolünde olmayan) birçok belediye, yerel Aziz İhsan Aktaş’larla iş yapmaya devam ediyor. Bunların hepsi bumerang etkisi yaratacağına göre ev sahibinin adımlarını buna göre atması gerekmez mi?

Aslında bu konuda bir açıklaması olmuştu Özgür Özel’in. Genel başkan seçildikten birkaç gün sonra, Yılmaz Büyükserşen başkanlığında bir birimin kurulacağını ve bu birimin CHP’li belediyelerde bir iç denetim mekanizması gibi işleyeceğini, “devlet denetimi kadar sıkı ama vicdanlı” bir denetim yapacağını belirtmişti. Böyle bir birim kurulsa ve hakkıyla çalışma yapsa, Aziz İhsan Aktaş vakası ya da Manavgat’taki gibi görüntüler oluşmayabilirdi. İktidar, elinde Demokles’in Kılıcı ile beklerken, CHP’nin belediyelerinde bir an önce bu mekanizmayı işletmesi gerekir. Çünkü ne yazık ki Lütfü Savaş ve Aziz İhsan Aktaş gibi birçok Quisling var CHP’de.

∗∗∗

Lütfü Savaş ve Aziz İhsan Aktaş, ekstrem örnekler olarak görülebilir. Bunu ortadan kaldırmak için kendi çalıştığım belediyedeki Quisling örneğini, bir başka yazıda anlatacağım. O yüzden bu yazıyı güzel bir şeyle bitireyim.

Geçtiğimiz günlerde Özgür Özel, belediye meclis üyelerinin belediye iştiraklerinden istifa etmesini istedi. Özgür Özel’in 19 Mart ile başlayan ve kesintisiz bir mücadele programı şeklinde sürdürdüğü politik hat ile uyumlu bu tavrı, tehlikenin farkında olduğunu gösteriyor. Ancak Özgür Özel’in mücadelesi, henüz CHP’nin tümünü sararak genelleşmedi. Hakkında peş peşe açılan soruşturmalardan sonra “Asla yalnız yürümeyeceksin.” görselleri paylaşan CHP örgütleri, onun 19 Mart sonrası mücadelesini toplumsallaştırmazsa, daha ileriye gitme imkânı yok. Çünkü önder, önde giden değil, peşinden gidilendir…