Google Play Store
App Store

Bugün Venezuela’yı savunmak, patriarkaya ve sömürgeci kapitalizme karşı verilen tüm mücadeleleri savunmaktır. Venezuela’ya sosyalist bir ülke olduğu için, Chavez’in devrimlerini savunmaya devam ettikleri için saldırıldı. Ve bu gözdağı ülkesine, kendi halkına, bağımsızlığa önem veren tüm ülkelere verildi.

Özgürlük ve bağımsızlığın bedeli
Fotoğraf: DepoPhotos

Pınar Yüksek

Bir haftadır hep birlikte, Trump’ın Yahya Kemal’in romanlarındaki eşkıyalar misali hiçbir kural, kanun ya da meşruiyet kaygısı tanımadan Venezuela’nın topraklarına ve doğal kaynaklarına çöküşünü izliyoruz.

Trump’ın kendisinin bile bu saldırıyı meşrulaştırma ihtiyacı duymadan yaptığı açıklamalara rağmen, bazı çevreler bir anda Maduro’nun halk tarafından nasıl sevilmediğini, hatta Trump’ın Maduro’yu ve eşi Cilia Flores’i kaçırmasının Venezuela halkı tarafından nasıl coşkuyla karşılandığını anlatmaya girişti. Türkiye’de ise bazı televizyon kanallarında ekranlara çıkarılan, Venezuela’da yaşayan Türk iş “adamları”, yalnızca orada yaşamış olmaktan kaynaklanan sınırlı deneyimlerini mutlak bir gerçeklik gibi sunarak koskoca bir halk adına konuşma hakkını kendilerinde gördü.

2022 yılında Dünya Kadın Yürüyüşü adına katıldığım bir etkinlik vesilesiyle Venezuela’yı görme ve halkıyla tanışma şansına sahip oldum. Bu yüzden bugün yaşananlar, yapılan tüm bu kara propaganda bana Venezuela halkını ve orada tanıklık ettiğim gerçekleri anlatma sorumluluğu yüklüyor. Venezuela halkı, özgür olmak için asla izin istememeye karar vererek, Chavez’le birlikte kurtuluş mücadelesini vermiş, bağımsızlığını kazanmış bir halk. Ve tam da bu nedenle, yıllardır artarak ağırlaşan yaptırımlarla cezalandırılmakta.

Ancak benim tanıdığım Venezuela halkı, yaşadığı zorlukları bir mağduriyet hikâyesi olarak anlatmadı. Aksine, yaptırımlara nasıl direndiklerini, hayatlarının bir “hayatta kalma mücadelesi” değil, bilinçli bir direniş olduğunu anlattılar. Yüzlerinde, Chavez’in sosyalizm mücadelesini onurla sürdürmenin ve kendi kendine yetebilmenin haklı gururu vardı. Chavez’in kurduğu komünleri dolaşırken, kolektif olarak başardıklarına birebir tanıklık ederken, başka türlü düşünmek de benim açımdan mümkün değildi. O yüzden bu yazının da ana odağı yaşanan mağduriyetler değil tüm bunlara rağmen başarılabilenler…

Benim orada bulunduğum sürede Amerika tarafından Venezuela’ya karşı 502 ayrı kalemde yaptırım uygulanıyordu. Yaptırımlar yalnızca ekonomik alanla sınırlı değil; gıdaya, ilaca, doğum kontrol yöntemlerine, anestezi maddelerine ve radyo-terapi gibi hayati sağlık hizmetlerine kadar uzanıyordu. Hatta Güney Amerika’nın en iyi çocuk kardiyoloji hastanesi dikiş ipi kalmadığı için kapatılmak zorunda kalınmıştı. Günlük yaşamın en temel ihtiyaçlarını hedef alan bu yaptırımlar, doğrudan halkın yaşam hakkını tehdit ediyordu.

KİLO KAYBETTİK AMA BAĞIMSIZLIĞIMIZI KAZANDIK!

Oradayken tanıştığım gençlerden biri (o zaman 21 yaşındaydı) Amerikan yaptırımlarından sonra her sokağa çıktığında halkının fiziksel olarak açlıktan nasıl zayıfladığına şahitlik ettiğini anlatıyordu mesela. Ama bunu anlatırken hemen ardından “evet biraz kilo kaybettik ama sağlığımızı, kültürümüzü ve bağımsızlığımı kazandık” diye ekledi.

Bu yüzden rahatlıkla söyleyebilirim ki bu 502 yaptırımı, Venezuela halkı 502 kez egemenlik inşa etme fırsatı olarak görmüştü ve emperyalist kuşatmaya rağmen Venezuela kendi kaynaklarına, üretimine ve karar alma süreçlerine sahip çıkıyor; dayanışma, direniş ve bağımsızlık temelinde yeni bir toplumsal düzen kurma iradesini kendi elleriyle büyütüyor.

Peki bunu nasıl yapıyorlar?

Bu sorunun yanıtı, Venezuela’daki yeni toplumsal düzenin temelini oluşturan komünlerde yatıyor. Komünler, yalnızca üretim yapılan alanlar değil; barınmadan eğitime, gıdadan kolektif karar almaya kadar yaşamın bütününü kapsayan halk örgütlenmeleri olarak işliyor.

Orada bulunduğum sürede balıkçılık gibi erkek egemen bir alanda devlet desteğiyle balıkçı kadınlar komününde örgütlenen balıkçı kadınlarla; 2018’de kendilerine tahsis edilen topraklarda, devletin sağladığı mimar ve mühendislik desteğiyle evlerini kimseye muhtaç olmadan inşa eden kadınlarla; fırıncı kadınlar komününde kendi ekmeğini hem kendileri hem de komünleri için üreten kadınlarla tanıştım. Devlet araziyi ve teknik desteği sağlıyor, kadınlar ise kendi yaşam alanlarını kolektif emekle kuruyordu. Kadınları yararlanan değil doğrudan sosyalizmin kurucu aktörü haline getiriyorlar. Dünyanın büyük çoğunluğu kadınları yeniden evin sessizliğine ve piyasanın güvencesiz koşullarına döndürmek isteyen muhafazakâr sağcı hükümetlerin saldırısı altındayken, Venezuela’da yaşamı merkeze alan yeni bir sosyalizm biçimini kadınlar kendisi kuruyor.

El Matzai (Chavez’in kendisi tarafından 2009 yılında kurulmuş en büyük komünlerden biri) gibi komünler sayesinde yiyeceklerinin yüzde 85’ini kendileri üretebilir hale gelmişler. Kendi topraklarına en uygun en verimli ürünlerle üretim yapıyorlar, ne ekeceklerine kendileri karar veriyorlar. Amerika’nın fastfood kültürüne karşı, kendi kültürlerine uygun kendilerini beslemenin yeni yollarını keşfetmişler ve buna dönük üretim yapıyorlar.

Bu tablo, bugün buğday dâhil temel gıda maddelerinin büyük kısmını ithal etmek zorunda kalan bizler için yalnızca bir “başarı hikâyesi” değil; aynı zamanda ciddi bir uyarı. Egemenliğin ve bağımsızlığın bir halk için neden hayati olduğunu somut biçimde gösteren bir örnek.

Eğitim sistemi de aynı anlayışla yeniden kurulmuş. Üniversiteler ve eğitim programları soyut akademik hedefler üzerinden değil, gerçek toplumsal ihtiyaçlar üzerinden şekillendirilmiş. Topraksız Köylüler Hareketi (MST) gibi Güney Amerika’daki halk hareketlerinin deneyimlerinden beslenen eğitim modelleriyle, bilgi doğrudan yaşamla ilişkilendiriliyor.

Venezuela tam da bu sebeple Amerika için “bir güvenlik tehdidi” haline geliyor. Çünkü Venezuela gibi örnekler Amerikan emperyalizminin vesayeti olmadan kendi zenginliğini ve geleceğini yönetme ihtimalini tüm dünyaya gösteriyor. Yaşanan, özgür olmak için asla izin istememeye karar vermiş bir halkın cüretini cezalandırmayı amaçlayan bir saldırıdır.

Bugün ABD’nin yaptığı saldırı açlıkla teslim alamadığı Venezuela’yı ele geçirme ve bu örneği yok etme saldırısıdır. O yüzden bugün Venezuela’yı savunmak, patriarkaya ve sömürgeci kapitalizme karşı verilen tüm mücadeleleri savunmaktır. Venezuela’ya sosyalist bir ülke olduğu için, Chavez’in devrimlerini savunmaya devam ettikleri için saldırıldı. Ve bu gözdağı ülkesine, kendi halkına, bağımsızlığa önem veren tüm ülkelere verildi.

Venezuela bugün bize, yaptırımların bir halkı teslim alamayacağını; egemenliğin, dayanışma ve kolektif örgütlenmeyle yeniden kurulabileceğini gösteriyor. Bu yüzden Venezuela’yı savunmak, yalnızca bir ülkeyi değil, özgürlükten vazgeçmemeye karar vermiş tüm halkların onurlu direnişini savunmaktır.