Google Play Store
App Store

Son haftalarda yaşadıklarımız tek tek ele alındığında bile sistemin ideolojik tercihlerini nasıl dayattığını gösteriyor; birlikte düşünüldüğünde ise artık inkâr edilemez bir rejim fotoğrafı sunuyor.

Zorlu PSM’de bir gençlik konserinin yasaklanması, sanata yönelik sıradan bir müdahale değil; gençliğin sözünün ve neşesinin hedef alınmasıyla da kalmıyor. Eğitimden, kamusal alana, ekonomik olanaksızlıklardan, tercihlere gençleri fikirsiz, paylaşımsız, eğlencesiz bir yalnızlığa mahkûm ediyor. Sonra da intiharları, artan uyuşturucu bağımlılığını, şiddetin dışa vurum aracı oluşunu şaşırtıcı buluyoruz.

Bu iki heavy metal konseri, “toplumsal değerlerle bağdaşmadığı” gerekçesiyle yasaklandı. Yasakçı, bağnaz ve dayatmacı akıl bu kadarıyla tatmin olmadı. Zorlu PSM ve çevresindeki tüm etkinlikler de iki gün süreyle durduruldu! Bir taşla belki başka kuşlara gözdağıdır bu. Yasak gerekçesinin tetikleyeni bazı medya organları ve çevrelerin sosyal medyada “satanist propaganda” iddialarıyla hedef gösterişi; oysa metal müzik birçok ülkede ifade ve kültür özgürlüğüyle simgeleşmiş.

Kişisel olarak kimseyi incitmeden ifade etmem gerekirse bu gürültüden genç yaşlarımda bile hiç hoşlanmadığımı söylemeliyim. Ancak ne müzik tercihi ne bazılarımıza ekstrem hatta sakil gelen giyim kuşam, aksesuar tercihleri kabul edilebilir. Ekstrem olan sansürün kendisidir. Konserlere yönelik ideolojik tercihle “toplumsal değer” söylemi üzerinden kamusal alanın kapatılması, ifade özgürlüğü ve gençliğin yaşam hakkıyla çelişiyor.

Oysa aynı “toplumsal değerler”, TBMM çatısı altında yaşanan mobbing ve taciz iddialarının sorumluları serbest bırakıldığında, dosyalar kapatıldığında, kadınlar, çocuklar hedef alındığında incinmiş sayılmıyor. Gençlerin dinlediği müzik ahlâk tehdidi ilan edilirken, Meclis’ten sokağa yayılan sistematik eril şiddet görmezden geliniyor. Bu sistemi eleştirenler bile farkında olmadan içselleştirdiği şiddetin uygulayıcısına dönüşüyor. Demek ki burada savunulan şey değerler değil; iktidarın -hatta kimi zaman güç ya da makam sahibi tüm erkeklerin ve bazı kadınların bile - işine geldiği yerde hatırlanan, gelmediği yerde sessizce unutulan bir ahlâk anlayışı.

Boğaziçi Üniversitesi’nin bilimsel ve özgür eğitim hakkı için direnişi bu tablonun istisnası değil, merkezi. Akademik özerklik talebinin, üniversite bileşenlerinin söz hakkının sistematik biçimde bastırılması; son olarak öğrenci kulüplerine gece yarısı yapılan baskınlar ve ertesi gün gelen göz altılarla yeni bir eşiğe taşındı. Gençlik yalnızca itiraz ettiği için değil, örgütlü olduğu için cezalandırılıyor.

Tıpkı Boğaziçi’ne yeniden ve güçlendirilmiş müdahalenin bu yasak kararından bağımsız olmayışı gibi laiklik vurgusu taşıyan şeriat karşıtı afişler gerekçe gösterilerek Sol Parti il yöneticilerinin gözaltına alınması da doğrudan bu rejim fotografının bir başka karanlık karesi olarak anayasal bir ilkeyi savunmanın nasıl kriminalize edildiğini gösteriyor. Şeriatçı güruhlar İzmir’in Buca ilçesinde gövde gösterisi yaparken, İstanbul’dan tüm ülke gericilerine cesaret yayarken, HTŞ uzantısı cihadist terör örgütü üyeleri ülkemize sızarken, “ahlâk” ve silah kaçakçılığı yaparken alabildiğine özgürler. İnsanlığa karşı suçlardan müebbet almış şeriatçı katiller “düzenleme” adı altında hukuku yok sayarak serbest bırakılıyor. Hukukun kimler için çalıştığı, kimler için askıya alındığı apaçık. Burada bir çifte standart değil, bilinçli bir siyasal tercih var.

Aynı tercih emek alanında da karşımızda. Migros işçilerinin direnişi, yalnızca ücret ya da çalışma koşulları meselesi değil; sendikal hakların fiilen ortadan kaldırılmasına karşı verilen bir onur mücadelesi. Depo işçilerinden belediye emekçilerine, metal işçilerinden kuryelere uzanan grev ve direniş dalgası, ağırlaşan emek sömürüsünün artık taşınamaz hale geldiğini söylüyor. Ancak bu sesler çoğu zaman yalnız bırakılıyor; ya görmezden geliniyor, ya da “ekonominin hassas dengeleri” bahanesiyle bastırılıyor.

Bütün bu tablo bize açık bir gerçeği gösteriyor. Sanat üzerindeki yasak, üniversitelerin kuşatılması, laikliğin kriminalize edilmesi, kadınlara yönelik cezasızlık ve emek sömürüsü aynı siyasal aklın ürünüdür. Bu nedenle mücadele de parça parça değil, yan yana olmak zorunda.

Bugün ihtiyacımız olan şey, alanlara bölünmüş tepkiler değil; gençliğin özgürlüğünü, kadınların eşitliğini, emeğin hakkını ve laikliği aynı hatta savunan geniş ve kararlı bir birleşik mücadeledir. Bu hattın nasıl kurulacağına, nasıl güçlendirileceğine ve muhalefetin bu sorumluluğu nasıl üstlenmesi gerektiğine bir sonraki yazıda daha ayrıntılı değineceğim.