Parti devletin yargısı

Ayşegül Kars Kaynar - Doç. Dr.
Demokratik gerilemenin bir katkısı varsa, o da burjuva demokrasinin kabullerinin teker teker kendilerini yanlışlamasıdır. Bunların başında da yargıyla ilgili mitler gelir. Güçler ayrımı ilkesi, tarafsız ve bağımsız olmasını istediği yargıyı hem devlet içinde örgütler hem egemenliği kullandırır hem de siyasi olmamasını buyurur. Açıktır ki bu üçü bir arada mümkün değildir. Devlete ve egemenliğe ait olan, aynı zamanda siyasidir. “Türk Milleti” adına karar veren yargı için burjuva demokrasi “siyasi olmasın” derken aslında ne buyuruyor? Burada asıl kastedilen şey partizanlıktır. Yürütme ve yasamanın aksine yargı, partizan olması yasaklanan tek egemen iktidardır.
Siyasi ve partizan arasındaki farkı görmek, AKP döneminde yargının dönüşümünü anlamak için önemlidir. Zira 1960 2000 arasında yargı, siyasi misyonunu hiç de gizlemeden yerine getirmiştir. Anayasa Mahkemesi başta olmak üzere yargı, askerle birlikte devletin gerçek sahipleri gibi hareket etmiş; bireyin hak ve özgürlükleri karşısında devletin çıkarlarını korumuştur. Yargıçlar, genel olarak kendilerini her yeni gelen iktidara uydurmuş ve muhalefet karşısında iktidarın savunucusu olmuştur. Başta kolluk gücü olmak üzere kamu gücünü kullanan otoriteler tarafından işlenen insan hakları ihlalleri cezasız bırakılmış; ekseriyetle Kürt hareketinin partileri kapatılmıştır. Kısaca, bir devlet organı olan yargı siyasidir, AKP’den önce de siyasi idi.
AKP iktidara geldikten sonra altı yıl siyasi yargı ile yaşadı ve onu yaşattı. 2004 yılında Devlet Güvenlik Mahkemelerini kâğıt üzerinde kaldırdı; gerçekte ise adlarını değiştirerek Özel Yetkili Mahkemeler olarak sürdürdü ve kullandı. 2008 itibariyle yaşanacak olanlarsa, yargının siyasi niteliğinde bir değişiklik olduğunu ortaya koyacaktı. TSK ve AKP arasında devam eden gerilim ve sürtüşme sonrasında, 2008 yılının mart ayında AKP’yi kapatma talebiyle hazırlanan iddianame Anayasa Mahkemesine sunuldu. Sadece üç ay sonra, Temmuz 2008’de ise Ergenekon İddianamesi Özel Yetkili Mahkemeye verildi. AKP kapatılmadı ama Ergenekon’u takip eden Sarıkız, Ayışığı, Andıç ve Balyoz gibi darbe planı davalarında yüksek rütbeli askerler ve eski bir Genelkurmay Başkanı sanık sandalyesine oturdu. 2009 yılının mayıs ayında ise Kürt hareketini hedef alan KCK davası başladı.
Yargı hep siyasi idi, ama daha evvel özel olarak DYP’nin, ANAP’ın, SHP’nin rakiplerini ya da hasımlarını cezalandırmak üzere harekete geçmemişti. Ama 2008’den itibaren yargının çarkları, özel olarak AKP’nin muhalifleri ya da hasımları için dönmeye başladı. Bunu mümkün kılan, yargı ve polis teşkilatında kadroları dolduran Fetullah Gülen Cemaati mensupları oldu. Gülen Cemaati soruşturmaların en başından yargılamanın en sonuna kadar AKP’nin bekasını devletin bekasıyla; AKP’nin çıkarını devletin çıkarlarıyla ve dolayısıyla AKP’nin hasımlarını devlet düşmanlarıyla özdeşleştirdi. Böylece bir partiyi devletleştirmekte en büyük hizmeti gördü. Lafı uzatmak pahasına şunun altını çizmek gerekli: Ergenekon, Balyoz, KCK ve Gezi davaları, devletleşmiş olan AKP’nin bir semptomu değildiler; tersine, AKP bu yargılamalarla devletleşti.
Partizan yargı nasıl ortaya çıktı? Bu ifadeyle kastedilen, parti ideolojisini yansıtan yeni hukuk normlarının yürürlüğe girmesi değil; hukuku parti çıkarı lehine kendiliğinden ya da talep üzerine gevşeten yargıçlardır; bu savcı ve yargıçların yargı içinde üstünlük kazanmasıdır. Partizan yargının oluşmasında en büyük adım, 2010 yılında yapılan Anayasa değişikliği oldu. 2010’da (şimdiki adıyla) Hâkimler ve Savcılar Kurulu (HSK) ve Anayasa Mahkemesinin üyelik yapısı ve seçim usullerinde yapılan değişikliklerle atamalar, yükseltmeler ve görevden almalarda Adalet Bakanının rolü artırıldı. Öyle ki Ekim 2010 HSK seçimlerinde Genel Kurul tamamen Gülen Cemaati mensuplarından seçildi. Bunun yanında 6110 sayılı ve 9 Şubat 2011 tarihli kanunla Yargıtay ve Danıştay’ın üye ve daire sayısı artırılarak Gülenci yargıçlara yer açıldı. Yine de yargının yürütmeye bağlanmasında en sık kullanılan yasama aracı “yargı reform paketi” adını taşıyan torba kanunlar oldu. AKP ilki Mart 2011’de, sonuncusu Temmuz 2024’te olmak üzere şimdiye kadar dokuz yargı reform paketi hazırladı.
Gülenciler eliyle muhaliflerin yargısal şiddetle bastırılması ve AKP’nin güçler ayrımını zedeleyerek devlet iktidarını tek elde toplaması süreci, 17 25 Aralık 2013’te kesintiye uğradı. Gülen Cemaati ve AKP arasındaki ittifakın dağıldığı tarih olarak kabul edilen bu tarihten sonra Cemaat üyesi yargıç ve savcılar davalardan el çektirildi. El çektirildikçe de davalar beraatla sonuçlandı. Şubat 2014’te yürürlüğe giren yasayla HSK’nın Adalet Bakanına bağlılığı daha da artırıldı ve Cemaat mensupları tayin kararnameleriyle yargıdaki stratejik mevkilerden uzaklaştırıldı. Mart 2014’te ise Cemaatçilerin merkez üstü konumundaki Özel Yetkili Mahkemeler kapatıldı. Ancak Cemaatçilerin yargıdan ihracı, 15 Temmuz 2016 tarihindeki darbe girişiminden sonra yaşandı. 2016 sonrasında 4000’den fazla yargı mensubu işten el çektirildi ve birçoğu tutuklandı; haklarında dava açıldı. İhraç edilenlerin yerine ise, iyiden iyiye politikleşen mülakatlarla yaklaşık 15.000 savcı ve yargıç alındı.
Velhasıl, 2008 2016 arasında yargı ve AKP arasındaki işbirliği, yargının bilhassa üst kademelerinin Cemaat üyeleriyle doldurulması kadar, Cemaat üyesi olmayan yargıçların da görüş birliği içinde bulunması ve AKP’ye kendilerini uydurmalarıyla oldu. 2016 sonrasında ise AKP il ilçe teşkilatı üyeleri ya da gençlik kollarından gelenler yargıç ve savcı oldular. 2016 sonrasında kritik davalarda görevlendirilen savcı ve yargıçların parti dışında hiçbir şeye sadakatle bağlılıkları yoktu; çünkü bulundukları yere kendilerini getiren tek şey partiydi. Bugün yargıç ve savcılar aynı üniversite rektörleri ya da belediyelerin kayyumları gibidirler: Bulundukları kuruma ve o kurumun ihtisas alanına (hukuka) sadakatleri zayıf; iktidara inançları tamdır.


