Posta kutuma bırakılan yazı...
“Bir gün seni gördüm çocuk.
“Bir gün seni gördüm çocuk.
Kahpece ve korkakça katledilen, ölümü bile gülen yüzü ile karşılayan gazeteci arkadaşını, yiğit bir insanı, Metin Göktepe’yi anlatıyordun.
Seni seyrettim, çok adamdın, baştan aşağıya yürektin, çok yakıştın o acı hikâyeye ve gönlüm sana düştü çocuk.
Lakin bir eksiklik vardı.
Eksikliğin ne olduğunu dün seni gözaltına alırlarken anladım.
Evvet…
Anadolu’nun bereketli toprakları sana gebeydi,
Şeyh Bedrettin’leri
Pir Sultan’ları
Uğur Mumcu’ları
Hrant Dink’leri doğuran,
Bir gidip bin gelinen,
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket dün seni doğuruyordu.
Hoş geldin çocuk
Hoş geldin Ahmet
Hoş geldin Ahmet Şık”
* * *
Posta kutuma bırakılan notu Fırat getirdi. İlginç bir çağrışım yaşadım. 12 Eylül günleri ve sonrası posta kutuma gelenleri yine okul dönüşü Fırat getirirdi. Bu kez yine posta kutusuna bırakılan notu o getirdi: “Anne posta kutusuna böylece konmuş.” Aldım, baktım, imzayı tanıdım. CHP’li eski milletvekillerinden onurlu, ışıltılı, yürekli bir ses duygularını benimle paylaşıyor. Adı bende saklı… Kendisi isterse o notu ben bıraktım diyebilir. Çünkü yazıyı gecenin bir vakti yazdığım için notunu paylaşabilir miyim diye kendisine soramadım. Bizim insanlık anlayışımız, gazetecilik etiğimiz böyledir. Böyle de olmalı…
Kahpece ve korkakça katledilen, ölümü bile gülen yüzü ile karşılayan gazeteci arkadaşını, yiğit bir insanı, Metin Göktepe’yi anlatıyordun.
Seni seyrettim, çok adamdın, baştan aşağıya yürektin, çok yakıştın o acı hikâyeye ve gönlüm sana düştü çocuk.
Lakin bir eksiklik vardı.
Eksikliğin ne olduğunu dün seni gözaltına alırlarken anladım.
Evvet…
Anadolu’nun bereketli toprakları sana gebeydi,
Şeyh Bedrettin’leri
Pir Sultan’ları
Uğur Mumcu’ları
Hrant Dink’leri doğuran,
Bir gidip bin gelinen,
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket dün seni doğuruyordu.
Hoş geldin çocuk
Hoş geldin Ahmet
Hoş geldin Ahmet Şık”
* * *
Posta kutuma bırakılan notu Fırat getirdi. İlginç bir çağrışım yaşadım. 12 Eylül günleri ve sonrası posta kutuma gelenleri yine okul dönüşü Fırat getirirdi. Bu kez yine posta kutusuna bırakılan notu o getirdi: “Anne posta kutusuna böylece konmuş.” Aldım, baktım, imzayı tanıdım. CHP’li eski milletvekillerinden onurlu, ışıltılı, yürekli bir ses duygularını benimle paylaşıyor. Adı bende saklı… Kendisi isterse o notu ben bıraktım diyebilir. Çünkü yazıyı gecenin bir vakti yazdığım için notunu paylaşabilir miyim diye kendisine soramadım. Bizim insanlık anlayışımız, gazetecilik etiğimiz böyledir. Böyle de olmalı…
Fırat’la sadece Nedim Şener ve Ahmet Şık konuştuk. O da üzüntüsünü benimle paylaştı. Ülke genelinde gazetecilerini basın açıklamalarına, yürüyüşlerine sevindiğini söyledi.
NTV Akşam haberlerinde Can Dündar’la konuşan Ahmet Şık’ın eşi Yonca Şık o sabahı şöyle anlattı:
“Eşimin pantolonunu giymesine bile izin vermediler. Kızım uyanıp yanıma geldi ve “ Polisler mi geldi?” diye sordu.
Hemen arkadaşlarımıza telefon ettik. Uyku sersemi arkadaşlar koşup geldi ve kızımızı götürdüler.
Bu ülkede yıllardır gözlerimiz önünde düşüncelerinden ötürü insanlar götürülüyor ve çocuklar hala aynı soruyu soruyor: “Polisler mi geldi?”
Ahmet Şık giderken; durumu ne de güzel özetliyor:
“ Dokunan yanar.”
NTV Akşam haberlerinde Can Dündar’la konuşan Ahmet Şık’ın eşi Yonca Şık o sabahı şöyle anlattı:
“Eşimin pantolonunu giymesine bile izin vermediler. Kızım uyanıp yanıma geldi ve “ Polisler mi geldi?” diye sordu.
Hemen arkadaşlarımıza telefon ettik. Uyku sersemi arkadaşlar koşup geldi ve kızımızı götürdüler.
Bu ülkede yıllardır gözlerimiz önünde düşüncelerinden ötürü insanlar götürülüyor ve çocuklar hala aynı soruyu soruyor: “Polisler mi geldi?”
Ahmet Şık giderken; durumu ne de güzel özetliyor:
“ Dokunan yanar.”
***
KÜRT AYDINLARA TEHDİT
Adı üstünde aydın onlar. Sanatçı, yazar, gazeteci. Söz ve kalem ustası onlar. Tabuları yıkan, soran, sorgulayan, düşüncelerini açıklamaya karar veren bunun bedelini de ödemeye hazır olan insanlar.
Şivan Perwer, Muhsin Kızılkaya, Orhan Miroğlu, Mehmet Metiner.
Bu insanların düşüncelerine tahammül etmeyenler onların sesinin kesilmesini istiyorlar. Neden bizim gibi düşünmüyorsunuz diyorlar. Sizin gibi düşünürlerse aydın, özgür birey, sanatçı olurlar mı? Kaldı ki sizin gibi düşünmek zorundalar mı?
Siz düşüncelerinizin yaşam bulması için nasıl mücadele ediyorsanız; onlarda düşüncelerinin yaşama dönüşümü için mücadele ediyorlar. Düşüncenize katılmak, sizin düşüncenizi savunmak zorunda değiller ki. Onların her biri sözü olan, kavgası olan, sesi sedası ile ülkenin ses duvarını çoktan aşan insanlar…
Şivan Perwer yıllardır sürgünde, ülkesinde uzakta bir göçmen olarak kendisini anlamayan insanlardan çektiğini faşist iktidarlardan çekmedi. O eline sazını alıp bir de teline vurunca; sesiyle milyonları halay halkasına katıyor. Milyonlar gözyaşı döküyor. Binlerce insan onun türküleri ile Kürtçe öğreniyor. Böyle bir sese kıyılır mı? O sadece Türkiye’deki Kürtlerin değil dünyanın başka ülkelerindeki Kürtlerin de sesidir. Kısacası ses olarak Kürtlerin ulusal onurudur.
Böyle bir değerin varlığı ile insan sadece gönenir.
Siz de öyle yapın.
Bunu yapmak zorsa; bırakın özgürce düşüncelerini söylesinler, yazsınlar.
Zaten öyle yapacaklar…
Düşüncelerinden ötürü tutuklanan öldürülmek istenen insanların olduğu bir ülkede yaşamak ne kadar yorucu? Ne kadar üzücü? Ne kadar tüketici?
Düşüncelerine katılmasam da düşüncelerini özgürce söyleyenleri seviyorum…
KÜRT AYDINLARA TEHDİT
Adı üstünde aydın onlar. Sanatçı, yazar, gazeteci. Söz ve kalem ustası onlar. Tabuları yıkan, soran, sorgulayan, düşüncelerini açıklamaya karar veren bunun bedelini de ödemeye hazır olan insanlar.
Şivan Perwer, Muhsin Kızılkaya, Orhan Miroğlu, Mehmet Metiner.
Bu insanların düşüncelerine tahammül etmeyenler onların sesinin kesilmesini istiyorlar. Neden bizim gibi düşünmüyorsunuz diyorlar. Sizin gibi düşünürlerse aydın, özgür birey, sanatçı olurlar mı? Kaldı ki sizin gibi düşünmek zorundalar mı?
Siz düşüncelerinizin yaşam bulması için nasıl mücadele ediyorsanız; onlarda düşüncelerinin yaşama dönüşümü için mücadele ediyorlar. Düşüncenize katılmak, sizin düşüncenizi savunmak zorunda değiller ki. Onların her biri sözü olan, kavgası olan, sesi sedası ile ülkenin ses duvarını çoktan aşan insanlar…
Şivan Perwer yıllardır sürgünde, ülkesinde uzakta bir göçmen olarak kendisini anlamayan insanlardan çektiğini faşist iktidarlardan çekmedi. O eline sazını alıp bir de teline vurunca; sesiyle milyonları halay halkasına katıyor. Milyonlar gözyaşı döküyor. Binlerce insan onun türküleri ile Kürtçe öğreniyor. Böyle bir sese kıyılır mı? O sadece Türkiye’deki Kürtlerin değil dünyanın başka ülkelerindeki Kürtlerin de sesidir. Kısacası ses olarak Kürtlerin ulusal onurudur.
Böyle bir değerin varlığı ile insan sadece gönenir.
Siz de öyle yapın.
Bunu yapmak zorsa; bırakın özgürce düşüncelerini söylesinler, yazsınlar.
Zaten öyle yapacaklar…
Düşüncelerinden ötürü tutuklanan öldürülmek istenen insanların olduğu bir ülkede yaşamak ne kadar yorucu? Ne kadar üzücü? Ne kadar tüketici?
Düşüncelerine katılmasam da düşüncelerini özgürce söyleyenleri seviyorum…


