Google Play Store
App Store

Ergenekon vakası da 28 Şubat darbesi gibi, ‘postmodern’ muhtevada karşımıza çıkıyor. Davada suçlananların dağılımına bakın! Emekli subaylar, tamam; mafya kıdemlileri, tamam

Ergenekon vakası da 28 Şubat darbesi gibi, ‘postmodern’ muhtevada karşımıza çıkıyor. Davada suçlananların dağılımına bakın! Emekli subaylar, tamam; mafya kıdemlileri, tamam; bilindik ırkçı nasyonal-sosyalist zümre, ‘perinçsiz kerinçek’ler yani, o da tamam...

Sonra yelpaze inanılmaz genişliyor, çeşitleniyor, renkleniyor. Ülkenin en büyük üniversitesinin eski rektörü, kendi çizgisinde gazeteciliğin ordinaryüsü olmuş bir isim, başka önde gelen gazeteciler, iş dünyasının spektaküler isimleri, Türk Ortodoks Patrikhanesi basın sözcüsü, vs...

Bu, tam bir kolaj. Bir yanda Alemdaroğlu, öbür yanda Drej Ali! Bir ‘altı kaval üstü şişhane’ durumu ki bundan daha postmodern bir tablo bulamazsınız!..

Peki eksik yok mu? Var. Postmodern bir yapı oluşturarak zamanın ruhunu iyi yakalamış olan Ergenekon beyin takımı, çok önemli bir kategoriyi atlamış kanımca. ‘Popüler kültür’ bu...

Memleketin ‘pop ve top’a böylesine garkolduğu bir zamanda (ki bu da postmodern durumun bir karakteristiği) darbeciler nasıl böylesi bir ‘aymazlık’ gösterdilerse, hayret! Halbuki ‘Günlük’ten anlaşıldığı kadarıyla medya ve basını ‘kafa-kol’a almanın önemi bilinmekte. Ama işte o yıllanmış gazeteciler yerine sahne, şov ve magazin dünyasının ‘taze’ isimlerine yönelmeliydiler asıl. Yeşil sahalara, kadife podyumlara uzanmalıydılar. Ekrandaki şov programlarına, yerli dizilere çevirmeliydiler gözlerini...

Sabah programlarının tatlı kadınlarına da tabii. Düşünsenize, stüdyo ve ekranlarda pek çok insanı, özellikle kadınları kendine bağlamış bu starlardan Ergenekon saflarına katılan olduğunu! ‘Böyle darbeye can kurban’ olmaz mıydı?!

İşte buraya yazıyorum: Ergenekon, ‘popüler kültür’ü atladığı için çuvalladı.

•••

Çuvalladı ve ‘liberal entelijansiya’ya gün doğdu.

1980 sonrasında tohumunu Özal’ın attığı ‘liberal’ bebek doğdu, büyüdü ve bir hayli gürbüzleşti. Bu Ergenekon mevzusu ile de ‘reşitleşme’ sürecine girdi.

Ergenekon davası tam bir rüştünü ispatlama fırsatı oldu liberal entelijansiya için. Bir ‘rites de passage’; ergenliğe geçiş ayini yani...

O yüzden önemli ve göz ardı edilemez olanı abartılı ve neredeyse ‘fetiş’ şekilde işliyorlar. Tüm ritüel pratiklerde olduğu gibi!..

Halbuki bu ölçüde abartılacak da bir durum yok. Türkiye, hepimiz biliyoruz, bu tür önemli siyasal dönüşümleri hep bir ‘dış dinamik’in etkin eşliğinde yaşar. (Bu, “dış güçler her daim içimizde ve bizi birbirimize düşürüyor” şeklindeki kalıplaşmış, beylik ve ‘naif’ retorikle karıştırılmasın lütfen!). Çok partili rejime geçiş, 27 Mayıs, 12 Mart, Kıbrıs harekâtı, 12 Eylül ve dahi 28 Şubat... Bunlar bizim salt kendi iç dinamiklerimizle gerçekleşmiş girişimler değildi.

Ergenekon tasfiyesi de öyle. Değil mi? ‘Değil’ diyebiliyor musunuz?..

Diyemiyorsunuz! “Ama öyle de olsa sonuçta bu, hayırlara vesile olmuyor mu? Sokaktaki insanın hayatında demokratik anlamda bir iyileşme olacak, fena mı” gibisinden laflar ediyorsunuz!..

Belki bir süredir hedef tahtasına oturttuğunuz sosyalistler de olmasa bunu bile söylemeyeceksiniz. Sosyalistler hiç olmazsa ‘ayar’ vermekte şu ‘mitik’ ve ‘esrik’ erinlik ayininize, daha ne istiyorsunuz?!

•••

İşin en acı yanı, sosyalist düşünce pratiğine dinç ve üretken dimağlarıyla zamanında büyük katkı sunmuş bazı ‘post-sosyalist’lerin (ne ‘hâlâ-sosyalist’, ne de ‘neo-sosyalist’ diyemediğim, ama ‘eski-sosyalist’ demeye de dilim varmadığı için uydurdum bu terimi) Ergenekon üzerinden ve ‘ortodoks Marksizm’i gösterge alarak, bir ‘liberal protestanlık’ içinde sosyalistlere alabildiğine ‘dalması’. Üstelik ne zamanlama! Tam bir “düşene sen de vur” hâli...

Bu önemli, benim için hâlâ değerli isimler (kendi düşünsel formasyonumda çok önemli izleri olanlar da var aralarında), Türkiye’de liberalizme açılan yola en sağlam taşları döşedi zamanında. Liberalizm, 12 Eylül yenilgisinden ve olan-bitene ‘toplumsal kayıtsızlık’tan yılgın ‘sol’un içindeki bir kulvardan çıktı sahneye.

‘Sivil toplum’u keşfetmek, önemsemek, öne çıkarmak lâzımdı. Oryantal despotizmden, bürokratik patrimonyalizmden, ceberrut devletten kurtulup ‘sivil toplum’ olmadan özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin önünü açma imkânı yoktu. En önemlisi ‘sol’un, kendisini ‘devletçi’ formattan kurtarması ve ‘sivil’leşmesi gerekti...

Öyleydi ve gerçekten iyiydi, hoştu, güzeldi. Ama şimdi geldiğimiz nokta, kabaca “kapitalizm özgürleştirir” demek olan liberalizme bu kadar mı ‘taraf’ olmak olmalıydı? ‘Ortodoks Marksizm’ eleştirisinden bir ‘Protestan-Liberalizm’ keşfi mi çıkmalıydı?

‘Kaybolan yıllar’a bu kadar mı yazık edilmeliydi?..

•••

NOT: İş yükü nedeniyle zorunluluktan söz konusu kopukluklar dışında bu köşeyi kesintisiz sürdürmeye çalıştım iki yıldır. Ama şimdi biraz dinlenme ihtiyacı duyuyorum. O yüzden yazılarıma bir süre ara vereceğim. Tekrar görüşünceye kadar hoşça kalın!