Rejim zenginlerin iktidarıdır
AKP iktidarının sermayeyi önceleyen ekonomi politikaları nedeniyle yoksulluğumuz derinleşiyor, her sabah geleceğe daha da borçlu uyanıyoruz. Ve ne yazık ki çocuklarımızın yarınlarından çalınıyor. Burada en önemli görev başta sendikalar olmak üzere örgütlü yapılara düşüyor. Mücadele olanakları yaratabilmek ve emek hareketini doğru talepler etrafında örgütleyerek önderlik etmek sınıf örgütlerinin görevidir.

Bahadır BERDİCİOĞLU - Sema PINAR
Halkın yoksullaştığı, gelir adaletsizliğinin gün geçtikçe derinleştiği bir ekonomik girdap içerisinde krizden çıkışın yollarının toplumsal mücadele zeminlerinde arandığı bir dönemden geçiyoruz. Ekonomi ve çalışma hayatına ilişkin kararların sürekli bir biçimde sermaye sınıfını korumak, kollamak üzere bilinçli bir tercihle alındığı ortadadır. Bunu en açık şekilde; “tasarruf tedbirlerinde”, vergi politikalarında, emekli aylıklarının belirlenmesinde, asgari ücret tespitlerinde ve yaşanan iş cinayetlerinde görmekteyiz.
Sermayeyi önceleyen ekonomi politikalarının doğrudan yüksek enflasyona neden olduğu, emekçilerin ve emeklilerin aleyhine gelir dağılımının bozulduğu ve dar gelirlilerin daha da yoksullaştığı gerçeği ortadadır. Emekçilerin bütçe gelirinden aldığı pay yıllardır düşmeye devam ederken, enflasyon hızla yükselmekte, gelirlerimizdeki erime buna paralel olarak artmaktadır. Açıklanan TÜİK verilerinde de görülebileceği gibi, ücretlilerin gelirlerinin işverenlere oranla giderek düştüğü kendi ürettikleri rakamlarda dahi ayan beyan ortaya çıkmaktadır.
SERMAYE KORUNUYOR
Bunun yanında burjuva sınıfının gelirlerinin hızla arttığını, servet birikimi yaratıldığını da büyük şirketlerin açıkladıkları bilançolardan, bankaların elde ettiği karlardan görüyoruz.
Pandemi döneminde işten çıkarılan işçilere ödenecek olan geçici işsizlik ödeneğinin dahi büyük ölçüde patronlara aktarıldığına tanık olduk. Işıltılı gözlerle sunulan “kur korumalı mevduat” gibi halkın sırtına ek yük bindiren uygulamalar dışında, bütçeden burjuva sınıfına yıllardır kaynak aktarıldığını, bütçede kara delik açıldığını görüyoruz. Yap-işlet-devret modeli ile dövize endeksli müşteri garantili yollar, köprüler ve hastaneler de siyasi iktidarın sınıfsal tercihlerinin yansımasıdır. Kur korumalı mevduat uygulaması da “korunanın” sermaye sınıfı olduğunun ikrarı niteliğindedir. Emekçilerin ödediği gelir vergileri ve dolaylı vergiler başta olmak üzere ürettiği artı değerle bütçenin oluşmasında sermaye sınıfından daha çok payı olan emekçiler, bütçeden daha az pay almaya devam etmektedir.
Sosyal desteğe muhtaç ailelerin sayısı artmakta ve milyonlarla ifade edilmektedir. Siyasal iktidarın ekonomi politikalarının ürünü olan yoksullaşma neticesinde sosyal yardım desteğine ihtiyaç duyanların sayısındaki bu anlamlı artış, bir başarı öyküsü değil; iktidarın ekonomik politikalarının iflasının göstergesidir.
Bu yaşanan ekonomik tablonun, siyasal iktidarın uyguladığı anti-demokratik politikalardan, gerici siyasal iklimin anayasayı ve AYM kararlarını yok sayan uygulamalarından ayrı düşünülemeyeceği bilinmelidir. Şayet bu iktidardan normalleşme ve yumuşama bekleyen muhalefet aynı suda iki kere yıkanmakta ısrar ederse, bu ülkenin emekçi halkının topyekûn kaybedeceği bir sonucun ortaya çıkacağı aşikardır.
YOKSULLUK KADER DEĞİLDİR
Enflasyonla mücadele adı altında talebi kısmak için taksit sayısı düşürülen, faizleri sürekli olarak artırılan ve hiçbir ay tam olarak ödeyemediğimiz kredi kartı borçlarımıza uygulanan yüksek faizle yoksulluğumuz derinleşiyor; her sabah geleceğe daha da borçlu uyanıyor ve ne yazık ki çocuklarımızın yarınlarından çalıyoruz.
Yoksullaşmamızın önemli nedenlerinden birinin de adaletsiz vergi sistemi olduğunu söyleyebiliriz. Vergi, devletin en önemli ekonomik kaynağıdır. Bütçeyi oluşturmak ve kamu harcamalarını karşılamak üzere devletin emekçilerden doğrudan ve dolaylı olarak aldığı, zenginlerden ise keyfince vazgeçtiği/vazgeçebildiği vergiler; madalyonun iki yüzü olarak karşımıza çıkıyor. İktidarın politik tercihiyle zenginler ve patronlar lehine vergi toplama anlayışı ve toplanan vergilerin harcanma ya da pay edilme biçimi sınıflar arası gelir eşitsizliğini daha da artırmaktadır. Dar gelirlilerin insani yaşam koşulları, devletin zenginler lehine doğrudan müdahalesiyle ellerinden alınmaktadır.
Gelir vergilerinde sermaye lehine kararların alındığı ve böylelikle eşitsizliğin derinleştiği bu tabloya ek olarak, harcama kaleminde dolaylı vergilerde zenginlerle emeğiyle geçinenlerin “eşitlendiği” bir vergi politikası izlenmektedir. Tüm gelirini sadece hayatta kalmak için kullanan, hatta üstüne borçlanarak harcama yapan emekliler, asgari ücretliler, memurlar bütçenin vergi yükünü sırtlanan kesimler haline gelmiştir. Türkiye’deki istihdamın yüzde 70’ini oluşturan ve ücretlerinden “gelir vergisi” kesilen 19 milyon emekçi hem tüketici hem de ücretli olarak verginin en ağır taşıyıcıları durumundadır.
VERGİDE ADALET…
OECD ülkelerinde toplam vergi gelirleri içerisinde dolaylı vergilerin oranı yüzde 30-35’ler civarında iken bizde yüzde 70’lere varmıştır. Yani devlet çok kazanandan çok vergi toplamak yerine vergiyi tabana yaymış ve en yoksulundan en zenginine aynı oranda vergi toplamayı tercih etmiştir. Sürekli çıkarılan vergi afları, vergi istisnalarıyla sermaye kollanırken; emekçinin eline geçmeden maaşlarından kesilen artan oranlı vergiler nedeniyle verilen “zamlar” buharlaşmaktadır.
Hazine ve Maliye Bakanlığı verilerine göre, ücretliler de dahil, gelir vergisi mükellefleriyle şirketlerin ödediği kurumlar vergisi, toplam tahsilatın üçte birini oluştururken, konut, bina, arsa, arazi, taşıt ve benzeri varlık sahipleri ve miras elde edenlerin ödediği mülkiyetten/servetten alınan vergilerin payı sembolik düzeyde kalmaktadır. Bu vergilendirme sisteminin sürdürülebilirliği yoktur. Vergide adalet talebi tüm toplumsal kesimlerin ortak mücadelesi olarak örgütlenmeyi beklemektedir.
TEMEL GELİR TALEBİ
Kamusal haklar mücadelesi, başta sağlık ve eğitimi piyasaya terk eden sisteme karşı başat bir gündem olarak ortada durmaktadır. Herkese eşit, bilimsel, parasız, nitelikli eğitim ve sağlık talebi ödün vermeksizin savunulması gereken kamusal hakların başında gelmektedir.
Her yurttaş insan onuruna yaraşır, yaşamsal ve sosyal ihtiyaçlarını karşılayacak gelire sahip olmalıdır. Gelirine, medeni haline, bir iş sahibi olup olmadığına bakılmaksızın her bireye temel gelir ödemesinin periyodik bir kaynak aktarımı olarak hayata geçirilmesi için mücadele edilmelidir.
Pandemide milyonların ihtiyacının karşılanamadığı, işsizlik fonunun bile yetmediği bir dönemi geride bıraktık. “Biz Bize Yeteriz” kampanyalarına ihtiyaç duyan iktidar, emekçilerin birikimlerinin sermaye için kullanıldığını ortaya çıkardı. Depremde ve sonrasında yaşananlar ise rezaletin açığa çıktığı bir dönem olarak tarihteki yerini aldı.
Konu emekçilerin ekonomik haklarına gelince iktidar sahiplerinin “kaynak yok” gibi savunma biçimlerinin gerçeği yansıtmadığını, liberal tezlerde görülen her şeyi para olarak gören yaklaşımların sermaye sınıfını öncelediğini, bir avuç zenginin servetinin bizlerden çaldıklarından ibaret olduğunu biliyoruz. Kamusal hakların ve temel gelir ödemesinin servet sahiplerinden karşılanabileceği bir sosyal düzene ihtiyaç vardır. Geniş toplumsal kesimlerin mülksüzleştiği bu hırsızlık düzenine karşı ortak bir mücadele kulvarı mutlaka yaratılmalıdır.
RUTİN DEVAM ETTİRİLEMEZ
AKP dönemi süper zengin müteahhitlerine, AKP’ye yakın çevreler başta olmak üzere sermaye gruplarına yönelik sürekli getirilen vergi aflarına dur diyerek, bu adaletsizliğe son vermenin zamanı gelmiştir. Yoksullaşma, vergide adalet, temel hizmetlerin kamusallaştırılması ve temel yurttaşlık geliri konularında ortak bir mücadele perspektifi ortaya konmalı ve bu perspektif rejime karşı mücadeleden bağımsız ele alınmamalıdır. Ayrıca geniş halk kesimlerinin ağır bir yoksullaşma yaşadığı, iktidarın da bu koşulları dayattığı bir bağlamda servet vergisi talebinin yüksek sesle dillendirilmesinin toplumsal meşruiyet zemini oluşturmuştur. Emek örgütleri, bunun nasıl hayata geçirileceği sorusunun cevabını bulmak zorundadır. Herhangi bir vergilendirmede bir kalemdeki vergi oranını sıfıra indirip bir diğerini % 500’lere kadar çıkarma yetkisi tek bir kişiye verilmiştir. Bu rejimle mücadele etmek, bu rejime su taşıyan sendikamsı yapıları teşhir etmek, gerçek sendikaların ve örgütlü yapıların en önemli görevlerinden biri olmalıdır.
Yetkiyi elinde bulunduranların tercihlerini sermaye sınıfının lehine kullandıkları, emeği ile geçinen kesimlerin ise yapılan hataların yükünü çekmek ve ağır bedeller ödemek zorunda kaldıkları ortadadır. Bu gidişatı tersine çevirmek sınıf mücadelesini eksen almakla ve büyütmekle mümkün olacaktır. Burada en önemli görev başta sendikalar olmak üzere örgütlü yapılara düşmektedir. Mücadele olanakları yaratabilmek ve emek hareketini doğru talepler etrafında örgütleyerek önderlik etmek de sınıf örgütlerinin görevidir.
*KESK MYK Üyeleri


