Robert Redford’un doğa ve bağımsız sinema mücadelesi
Robert Redford, 16 Eylül 2025’te 89 yaşında hayata veda ettiğinde, ardında yalnızca unutulmaz filmler bırakmadı. Hollywood’un parıltılı yüzünün ötesinde bir yolculuğun kahramanı oldu ve araştırmalar, sorgulamalarla, duyarlı bir sanatçı olmanın bilinciyle sanata ve doğaya adanmış bir yaşamı geride bıraktı.

Emine Uçar İlbuğa - Prof. Dr.
Hollywood’un efsaneleşmiş ismi Robert Redford 1936 yılında Santa Monica’da dünyaya geldi. Çocukluk yıllarından itibaren mitolojiye duyduğu ilgi ile çoğu zaman kütüphanelerde vakit geçirdi, atletizm, tenis ve futbol gibi sporun farklı türleri ile ilgilendi. 1955’te daha 19 yaşında iken kaybettiği annesinin ölümüyle boşluğa düştü. Colorado Üniversitesi’ne girse de okulu yarıda bırakarak, Avrupa’ya gitti ve sanatın, kültürün, siyasetin merkezinde bir arayış dönemi yaşadı. Paris’te öğrenci çevrelerine girdi ve burada özellikle Cezayir Savaşı üzerine yürütülen tartışmalar onun daha sonraki sinema çalışmalarında, politik duruşunda hem sanatçı hem de aktivist kimliğinde etkili oldu.
Beyaz perdenin romantik karakteri olarak hafızalarda yer etse de Robert Redford özel yaşamında hep kameraların uzağında kalmayı tercih etti. İlk evliliğini Lola Van Wagenen ile yaptı. Dört çocukları olan çift 1985 yılında ayrıldı. Redford ilk evliliğinden yıllar sonra, 2009’da ressam Sibylle Szaggars ile Hamburg’da evlendi. Bu kadar popüler ve sevilen bir Hollywood karakteri olarak kişisel hayatında doğaya dönük bir yaşamı seçti, doğaya duyarlı bir aktivist olarak sinemada üstlendiği rollerde politik tavrını ortaya koymaktan çekinmedi.
Kariyerine tiyatro sahnesinde adım atan Robert Redford’un ilk çıkış filmi Paul Newman (Butch ve Sundance) ile birlikte iki kanun kaçağının hikâyesini anlatan western türünde Butch Cassidy and Sundance Kid (Sonsuz Ölüm) oldu. Film gösterime girdiği andan itibaren sinemalarda gişeleri alt üst etti ve yüksek hasılat elde etti. 1969 yapımı bu film gerçek hayatta Harry Longabaugh ve Robert LeRoy’un 1885lerde geçen yaşam öykülerine dayanıyordu. Ardından Barbra Streisend ile başrollerini üstlendiği Sidney Pollack’ın yönetmenliğini üstlendiği The Way, We Were (Bulunduğumuz Yol, 1973) gişe başarısı yanında filmin adını taşıyan albüm de bir milyondan fazla gelir elde etti. The Way, We Were filminde 2. Dünya Savaşı sonrasında Marksist bir radyo programcısı olan Katie Morosky (Barbra Streisend) ile McCarthy döneminde kara listeye alınan Hollywood senaristi Hubbell Gardiner’in ilişkileri üzerinden, dönemin siyasal sokak hareketleriyle politik bir eleştiri öne çıkar. 1972’de Michael Ritchie’nin yönetmenliğini üstlendiği The Candidate (Aday) genç bir avukatı canlandıran Redford’un aynı zamanda politik eğilimini de öne çıkaran bir diğer film olur. 1973 yılında Redford’un yönetmenliğini George Roy Hill’in üstlendiği The Sting (Belalılar) ise 1930’ların Amerikası’nda dolandırıcı ve gangsterlerin intikam hikâyesine dayanır. Film 10 dalda Oskar’a aday gösterilirken, aynı zamanda gişelerde de önemli bir başarı elde eder. Oyuncu Alan J. Pakula’nın çektiği All the President’s Men’in (Başkanın Bütün Adamları, 1976) yapım haklarını bizzat satın alır ve Dustin Hoffman ile birlikte The Washington Post gazetesinden Watergate skandalını araştıran bir gazeteciyi canlandırır. Bu film, yalnızca Redford’un değil, Amerikan sinemasının da dönüm noktalarından biri olur. 1980’de bu kez ana karakterin adını taşıyan film de Brubaker’i canlandırır. Brubaker cezaevlerinde yaşanılan hak ihlalleri, mahkumların kötü yaşam koşullarını yerinde gözlemleyen idealist ruha sahip bir müdür olarak, sistemin aksayan yanlarına karşı mücadele verir. 1974’te Mia Farrow ile Muhteşem Gatsby uyarlamasında kamera karşısına geçerken bir yıl sonra Faye Dunaway ile Three Days of the Condor (Akbabanın Üç Günü, 1975) filminde yer alır. Politik bir gerilim filmi olan Three Days of the Condor‘da bir edebiyat derneği aslında gizli bir CIA ofisi olarak çalışır. Filmde Joseph Turner karakterini canlandıran Redford dünyanın dört bir yanından gelen gazete, dergi ve kitapların incelenmesi ve raporlanmasından sorumludur. 1967’de Barefoot in The Park filminde birlikte rol aldığı Jane Fonda ile 2017 yılında Our Souls at Night (Ruhların Sonbaharı) filminde yeniden biraraya geldi. Yıllarca birbirinden habersiz, yaşlı ve dul iki komşunun birbirleri ile tanışması ve yeniden hayata tutunma hikâyelerinin işlendiği filmde, yalnızlık ve yaşlılık kavramlarını alt üst eden, Addie Moore ve Louis Waters’in romantik bir birlikteliğe dönüşen ilişkileri, aynı zamanda ikilinin hayata yeniden ve birlikte tutanabilmelerinin güzel bir örneğini ortaya koyar. Bir yıl sonra David Lowery’nin yönettiği The Old Man & the Gun (Yaşlı Adam ve Silah) filminde yeniden bir suç komedisi ile son kez bir banka soyguncusunu canlandırır. Redford zamana karşı dimdik durur ve geçen yıllara meydan okuyan karizmatik oyunculuğu ile izleyicilerini hayal kırıklığına uğratmaz ve son olarak 2019 yılında Avengers:Endgame filminde küçük bir ajan rolü ile sinema kariyerine son verir.
Robert Redford’un filmlerine baktığımızda, onun kendi ifadesi ile “çocukluğundan itibaren ötekilerle özdeşleşmesinin” izlerini taşıdığı ve oyuncu olarak rol aldığı filmlerle Amerikan toplumunun politik nabzını da tuttuğu görülür. Watergate skandalının sinemadaki en güçlü anlatılarından, CIA operasyonları gibi, cezaevlerindeki insan hakları ihlallerine birçok konuda dönemin Amerika’sına eleştirel bir ayna tutar ve onun sineması izleyicileri yalnızca eğlenceye değil, sorgulamaya da davet eder. Dolayısıyla Redford rol aldığı çok sayıda filmde sadece bir oyuncu olarak yer almaz, kimi zaman filme uyarlanacak edebiyat eserlerinin yayın haklarını satın alır kimi zaman filmlerin yapımcılığını üstlenir kimi zaman da kameranın arkasına yönetmen olarak geçer. 1980’de Ordinary People ile yönetmen koltuğuna oturan Redford ilk filmiyle En İyi Yönetmen Oscar’ını alır. Ancak Redford’un sinemada en kalıcı miraslarından biri, 1981’de kurduğu Sundance Enstitüsü ve ardından geliştirdiği Sundance Film Festivali olur. Redford böylece Hollywood’un gölgesinde kalmış genç yönetmenlere alan açarak, bağımsız sinemanın küresel ölçekte güçlenmesine öncülük eder.
Robert Redford, 16 Eylül 2025’te 89 yaşında hayata veda ettiğinde, ardında yalnızca unutulmaz filmler bırakmadı. Hollywood’un parıltılı yüzünün ötesinde bir yolculuğun kahramanı oldu ve araştırmalar, sorgulamalarla, duyarlı bir sanatçı olmanın bilinciyle sanata ve doğaya adanmış bir yaşamı geride bıraktı. Bir anlamda romantik, karizmatik ve yakışıklı bir yıldız olmanın ötesinde, bağımsız sinemayı küresel sahneye taşıyan, genç sinemacılara yol açan, Sundance Enstitüsü’nde genç yönetmenlere atölyeler ve destekler sunarken, kapanmak üzere olan küçük bir festivali de devralarak, onu bugün uluslararası saygınlığa ulaşan Sundance Film Festivali’ne dönüştürdü. Hollywood’un bütünüyle ana akımın kontrolünde olduğu dönemde Redford, başka hikâyelerin de anlatılmasının olanaklarını yarattı. Tabi ki onun mirası yalnızca sinema filmleriyle sınırlı olmadı. Redford, doğanın hızla yok edildiği bir çağda sesini yükselten, çevre için uzun soluklu bir mücadele veren bir aktivist olarak, politik bilinci sanatla iç içe geçen tavrı ve duyarlılığıyla, Hollywood’un yüzeysel ışıltısının ötesinde bir simgeye dönüşmeyi başaran bir yıldız oldu. Bugün geriye bakıldığında, onun bıraktığı izler filmlerinde, bağımsız sinemanın açılan yollarında ve doğa için verdiği kararlı mücadelede yaşamaya devam ediyor.
Son söz yerine; Robert Redford’u uğurlarken onun bağımsız sinemaya verdiği önemi, duyarlı, mücadeleci ve dönüştürücü bir sanatçı olabilmenin zorlu koşullarını, 14 Nisan 1970 de Derek Malcom ile The Guardian Gazetesi için verdiği röportajda görmek mümkün: “Ben bir Hollywood adamı değilim. William Saroyan’ın The Time of Your Life oyununu hatırlıyor musun? Orada sürekli girip çıkan ve ‘temel yok, temel yok baştan sona’ diyen bir adam vardır. İşte Hollywood hakkında benim hissettiğim de bu. Bir sanat formunu artık bir ticari işletme gibi yürütemezsin ama onlar hâlâ öyle yapmaya çalışıyor. Onlara göre filmler sadece bir elektrikli süpürge ya da buzdolabı gibi. Bu yaklaşım midemi bulandırıyor.”


