Haydar Ergülen "‘Bu daha başlangıç!’ Gezi’den gelen bu slogan bence umudun en coşkulu söylenişi. Başlangıç kadar yeni, taze, devrimci bir şey var mı?" diyor.

Şair ve yazar Haydar Ergülen: Bu daha başlangıç

Alihan Irmakkesen

Son zamanları en üretken şair ve yazarlarından Haydar Ergülen ile 2024’te çıkan üç kitabı üzerine söyleştik. 

Son iki kitabın haftalardır elimde: Arkadaşlık Şiirdir (Sia Kitap, Ocak 2024), Yardımcı Ders Kitabı 101 (Sia Kitap, Mart 2024). Son kitapların diyorum ama ben bunları okuyana, bu söyleşiye hazırlanana kadar bir kitabın daha çıktı geldi: 100. Yıl Cumhuriyet Alfabesi (Kırmızı Kedi, Mayıs 2024). Yazma burcundasın, son kaç yıldır. O zaman, bu söyleşiye sondan başlayalım. Yeni neler var çıkan, çıkacak, tezgâhta? 

Önce İkinci Yeni Neyimiz Olur? (Vacilando) çıktı, benim borçlarımdan. İkinci Yeni ve şairlerine dair 40 kadar yazı, yayımlandıktan sonra 10 kadar yazı daha buldum o ayrı! 

Sonra da andığın kitaplar çıktı, bu söyleşi yayımlandığında da Yel Yepelek (İthaki) çıkmış olacak, o da bir üçlemenin, ilki “yolyazı” Yayan Yapıldak, ikincisi “suyazı”, mavi denemeler su ve denizle ilgili, üçüncüsü de gelecek yıla Yıldız Sürek, o da “gökyazı”. 

Güze yeni şiir kitabım Cömert Gül’ü hazırlıyorum ve başka yazmayı sürdürdüğüm öykü ve deneme kitapları. 

Yardımcı Ders Kitabı 101’i yayınevi “yaşam” olarak sınıflamış. Sanırım, bizim memlekette yaşam ya da memleketin türlü halleri… “N’olacak bu memleketin hali?” diye sormayacağım ama şunu soracağım: İyimser misin? 

Onlar Gogol’un paltosundan çıktıysa, biz de Nâzım Hikmet’in Bolşevik paltosundan çıktık! Bu arada en sevdiğim sıfatlardandır Bolşevik ve en sevdiğim giysi de Bolşevik paltosu! Liseye giderken, 12 Mart’tan biraz önce, bizim köylü bir amca “Yiğenim Lenin hükümeti mi kuracaksınız?” diye sorup, ardından da “yani Bolşevik hükümeti” diye eklemişti, ağzından bal akıyor demiş miydim amcaya hatıramıyorum ama, şimdi diyorum! Cem Karaca’nın şarkısını yineleyeyim gençlere “kuramadık kurarsınız mutlaka!” Bu cümlelerden de anlaşılacağı gibi, iyimserim. Nâzım’ı boşuna anmadım, çünkü onun en sevdiğim dizelerinden biridir, “iyimserim dostlar akarsu gibi”. 

Son yıllarda seni “Nar’ın babası” olarak biliyoruz. Bu kitapta ise karşımıza “yarı zamanlı şair, yarızamanlı hoca” olarak (da) çıktın. Hocalığın yarı zamanlısını biraz anlasam da, şairliğin yarı zamanlısı nasıl bir oluş ve neden? 

Birader, o kadar düzyazı yazınca, şairliğimin yarı zamanlı olduğuna da şükrediyorum. Bilirsin, kendime şair demem, hiç de demedim, “şiir yazarı”yım, beni şair saymayan ya da vasat şair sayanlar da hayli var, demek ki bir bildikleri var diye düşünürüm. Zira söz dinlerim. Hatta bizim Tuğrul Tanyol’un demesiyle “şairsever”, kendimce de “şiirsever”im! Nar, 17’ye gelince fırça attı, “benim üzerimden prim yapmayı bırak artık!” dedi, ânında bıraktım. 100. Yıl Cumhuriyet Alfabesi’ndeki biyografime de Laik Cumhuriyet’te doğdu, laik Cumhuriyet’te yaşamak istiyor” yazdım. Yel Yepelek’te ise, kitabın temasıyla da uyumlu olarak “Haydar Ergülen. Suya yazar” yazıyor, gökyüzü kitabı çıkınca da “Haydar Ergülen. Göğe yazar” diyeceğimi sanıyorsan yanılırsın, öyle büyüklenir miyim hiç, “Haydar Ergülen. Havaya yazar” diyeceğim! 

Bir tür dertleşme olan bu kitabının bir devam kitabı olduğunu düşündüm: Derdini Anlatamayanlar İçin Ansiklopedi: Paradoks Diyalektika (Kırmızı Kedi, 2012) ile başladığın anlatının devamı. Biraz önce “iyimser misin?” diye sordum ya, sanırım, yazmaktan vazgeçmemek bir iyimserlik işareti aslında. Ne dersin? 

Valla öncelikle senin gibi okur her yazara, şaire nasip olsun derim! Sonra da doğru, haklısın derim, ondan önce de, aslında arada bir devam kitabı daha varmış, adı da Meğer’miş (Kırmızı Kedi, 2018) meğer diye eklemek isterim! 

Kitaptaki her yazıyı bir “ana düşünce” ile toparlamış ve bir de “yardımcı kitap” önerisi ile bitirmişsin. “Okuyalım arkadaşlar” mı demek istiyorsun? 

Okumak gibi lezzet, saadet, eski deyimle devlet var mı azizim? Hep okur oldum ama son yıllarda, Dağlarca’nın “insan nasıl ölebilir/yaşamak bu kadar güzelken?” dizelerinde “yaşamak” yerine “kitaplar” da konulabilir diye düşünüp, daha çok okuyorum. Yardımcı Ders Kitabı 101, yani bir giriş kitabı olduğu için de, yeni müfredata değil tabii eski müfredata uygun bir kitap benimki, okuma önerileri de koydum! Mao da devrimci önderlerimizden değil mi, “marksist leninist ve hatta maoist” klişesi unutulur mu, onun “Yüz çiçek açsın, bin fikir yarışsın!” düşüncesine de saygı duruşunda bulundum bir nev’i!  

101, bilen bilir, genellikle üniversite birinci sınıfta alınan giriş derslerinin meşhur kodudur. Devamını ne ben sorayım ne de sen söyle ama yine de sorayım: Bu daha başlangıç mı? Hayata dair çok şeyde, kendimi hep “101 kodlu başlangıç” seviyesinde kalmış ya da kalakalmış hissederim. Başlangıç ne zaman biter ya da başlangıçtan ötesine geçmeye yeter mi bir ömür? 

“Bu daha başlangıç!” Gezi’den gelen bu slogan bence umudun en coşkulu söylenişi. Başlangıç kadar yeni, taze, devrimci bir şey var mı? Başlayacaksın, başlatacaksın, öne düşeceksin, yolu açacaksın, sürmesi için de çalışacaksın, ama kurtuluş yok tek başına, başkalarını da katacaksın, sevgili şair Kemal Özer’in kitabının adı gibi, Sen de Katılmalısın Yaşamı Savunmaya. Bir ömür yetmeyebilir kuşkusuz, 1968’de her şeyden haberli 12 yaşımda bir ortaokul öğrencisiydim. Haberliydim çünkü hemen tüm öğretmenlerimiz Sosyalist, en azından Kemalist düşüncedeydiler, üniversite işgalleri, toprak işgalleri yapılıyordu, Doğuda köylüler ağalara kafa tutuyordu, gazeteler devrim coşkusuyla çıkıyordu, babam TİP Eskişehir’de çalışıyordu, eve tüm sol gazeteler ve dergiler geliyordu, bak 56 yıl oldu, “ömrümün yarısı gitti talana” desem az söylemiş olurum, peki pişman mıyım, hayır, üzgün müyüm, evet, sevinçli miyim, hayli, büyük çoğunluğun laikliğin yaşamsallığını, özellikle bu İslamcılar döneminde ziyadesiyle kavradığını düşünüyorum ve belki de Cumhuriyetin kuruluşu dahil ilk kez halkın yaşam tarzına, Cumhuriyete, laikliğe sahip çıktığı inancındayım, yani yaşam tarzı o kadar ucuz bir şey değilmiş, laiklik de öyle, yitirince de bir daha kolay kolay yerine gelmezmiş! Bak şimdi senin kızların var, hatta torun var, benim kızım var, en çok da onlar için laik, çağdaş ve özgür bir Cumhuriyet şart! En çok da Türkiye’nin kadınlarına güveniyorum.  

Yardımcı Ders Kitabı 101 için son soru: “Bu memleket bizim” mi? 

Bu memleket bizim! Osmanlı bir Anadolu ve Balkan ittifakıydı, Cumhuriyeti Balkanlar’dan, Selanik’ten gelen Mustafa Kemal Paşa kurdu, öte yandan Hacı Bektaş Veli, Yunus Emre, Hacı Bayram Veli ve diğer bilgelerle süren bir Anadolu irfanı vardı, şimdi bunu dine indirgediler ama öyle değil, o zaman “her ne arar isen kendinde ara/Kudüs’te Mekke’de Hac’da değildir” diyen Hünkâr’ı nereye koyacaksın, “Cennet cennet dedikleri/birkaç köşkle birkaç huri/isteyene ver onları/bana seni gerek seni” diyen Yunus’u ne yapacaksın? Tekke ve tasavvuf edebiyatını, halk şiirini inkâr mı edeceksin? O anlama, sezme, bilme hali olan Anadolu İrfanı elinde Alevi kanı olan yavuz padişahlarına, İslamcılığı öne çıkaran II. Abdülhamid’e karşın sürdü. Hâlâ var, ama dine indirgediğin yerde yok, çünkü senin tarikatların, cemaatların, şeyhlerin, yani üfürükçülerin, badecilerin kendileri ve aileleri dışında herkese yaşamayı yasak ediyor, o yasak bu yasak, sana ne yobaz, iktidar da arkalarında her şeyiyle, ne irfan bıraktılar Anadolu’da ne yaşama sevinci! Bu memleket o irfanı sürenlerle, kendini bilenlerle, birbirini anlayanlarla, hangi fikirde olursa olsun bizim, hepimizin! İnsan yakan kara yobaz sürüsü faşistler hariç! 

Arkadaşlık Şiirdir, her şeyden önce, nefis bir kitap adı. Şiirin ne olduğunu da arkadaşlığın ne olduğunu da sezdiren bir adlandırma. Yayınevi bu kitabını “anı” olarak sınıflamış. Kitap bu sınıfa sığmamış, şiirle ve arkadaşlıkla taşmış gitmiş gibi geldi bana. Aslolan arkadaşlık mıdır? Aşktan da üstün mü, sahi? 

Arkadaşlığa da aşk olsun diyelim! Arkadaşlık Şiirdir, aynı zamanda arkadaşlık aşk demektir. Aşkta ayrılık vardır arkadaşlık da yoktur, az görürsün, göremezsin, belki bir daha hiç bir araya gelemezsin ama arkadaşlığın baki olduğunu bilirsin. Kaldığı yerden süren aşka arkadaşlık diyelim! Hem kaç yıllar öncesinden hem daha dün gibi! Böyle aşk görülmemiştir! 

Arkadaş olmak için (yüzyüze) tanışmak şart değil, biliyoruz. Örneğin, ‘Ergin ile Akif: Şiirin arkadaşlığı’ başlıklı yazında anlattığın üzere, Ergin Günçe ile Akif Kurtuluş’un arkadaş olmak ve arkadaş kalmak için tanışmalarına gerek yoktu. Hiç tanışmadığın/görmediğin halde sanki bin yıldır tanışıyormuşsun gibi hissettiğin şairlerin yok mu, senin de? 

Olmaz mı, bir yerde bunu yazdım da, çok erken göçen yazar Memet Baydur örneğin, hiç görüşmedik ama hep arkadaşımmış gibi gelir. Ardından yazılar da yazdığım Reha Mağden’le siyaseten de aynı çevreden olmamıza, kızkardeşim ve başka yakın arkadaşlarımın arkadaşı olmasına, defalarca uzun uzun telefonla konuşmamıza karşın bi türlü karşılaşamadık, ama iyi arkadaştık! Onu yitirince bana da başşağlığı dileyen çok oldu. Ulus Baker, bizden sonraki dönemden ODTÜ Sosyoloji’den, onunla da hiç yüzyüze gelmedik ama bir arkadaşlık, hatta küçük İskender, Seyhan Erözçelik’le olduğu gibi bir kardeşlik bağı hissettim hep aramızda. Son olarak da Şilili romancı ve şair Roberto Bolano, ne yazık ki 50 yaşında göçmüş, Türkçeye çevrilen tüm yapıtlarını okudum, bazılarını bir-iki kez, yakın arkadaşlarımdan birini daha bulmuş oldum! 

Kitabını arkadaşlık (arkadaşlar) üzerine mi yoksa şiir (şairler) üzerine mi kurduğuna bir türlü karar veremedim, okurken. Bunu, kitabın güzel yanı olarak söylüyorum. İkisinin birbirinden doğduğunu düşündüm. Biri yoksa diğeri de yok, denilebilir mi? 

Orhan Veli’nin adının da ironik olduğunu düşündüğüm “Quantitatif” şiirini çok severim, senin de sevdiğini biliyorum: “Güzel kadınları severim/İşçi kadınları severim/ Güzel işçi kadınları/Daha çok severim”. Arkadaşlığı severim, şiiri severim, hem iyi şair hem de iyi arkadaşım olanları daha çok severim: Behçet Aysan’dan Ahmet Erhan’a, Adnan Azar’dan Salih Ecer’e, Nilgün Marmara’dan Didem Madak’a, Seyhan Erözçelik’ten küçük İskender’e, Sina Akyol’dan Enver Ercan’a, Sami Baydar’dan Süha Tuğtepe’ye... Hepsi çok yakın arkadaşlarımdı ve çok iyi şairler, biliniyor, okunuyor, seviliyor, seviniyorum. 

Okuması son derece keyifli bir kitap ama romantik bir anı/anlatı kitabı değil. Böyle sanılabilir, diye söylüyorum bunu. Şiirimize dair ciddi bir çalışma, çok iyi bir kaynak kitap aynı zamanda. Edebiyat tarihi bağlamında bu tür anlatıların/anıların çok önemli olduğunu düşünüyorum, ne dersin? 

Eyvallah derim! 

Ve 100. Yıl Cumhuriyet Alfabesi; cumhuriyetimizin 100. yılında hem ormana hem ağaçlara bakmayı denemişsin. Hem çok severek okudum hem de bir kez daha düşündüm, bütün bu her şey üzerine. Mustafa Kemal’in açtığı yolun neresindeyiz, bugün? 

Cumhuriyet ne yazık ki demokratik olamadı, özgürlükçü hiç olamadı, Atatürk adına yapıldığı iddia olunan darbeler, özellikle de 12 Mart ve 12 Eylül, gericiliğin ve faşizmin yükselmesine neden oldu. Sola darbe yapılmış oldu. Tarikatlar, cemaatlar ve dinci yapılanmanın yolunu açtı, karanlık güçler, mafya örgütlenmeleri ve dahası...İkinci yüzyılda kuruluş amacına uygun, ilerici bir cumhuriyet hedeflenmeli, halkçı, devrimci, denokratik ve elbette sosyalist bir cumhuriyet. Yoksa adı cumhuriyet olur, daha da beteri İslam Cumhuriyeti olur ki, laiklik de kadın özgürlüğü de hayal olur!  

Her harf için başlık/konu belirlerken zorlandığını sanıyorum, yazmak istediklerin içinden seçim yapma zorluğu anlamında. A maddesi Alfabe de olabilirmiş, örneğin. Gerçi kitabın adı olmuş. Cumhuriyet’i anlatırken aklından geçen ama mecburen dışarıda bıraktığın neler var, madde başlığı olarak? 

Nerdeyse 2 yıl öncesinden başladım çalışmaya, örneğin D’den Devrim de olurdu Dersim de, defterlere yazmıştım hayli, fakat nerde bulamıyorum, nerdeyse her maddenin bir alternatifi vardı, örneğin Ensitütü, yani Köy Ensititüsü, H’den Halkevi, Ç’den Çankaya, K’den Kuvva, M’den Moskof gibi... 

Nâzım’den Zeki’ye, Taksim’den Ulus’a, Jandarma’dan Demirkırat’a 29 başlık ve fazlası: ‘Cumhuriyet’in 100 Yılına 100 Sevinçli Cümle’. Her şeyden önce büyük bir cumhuriyet sevgisi var yazdıklarında, ‘eleştirel bir cumhuriyet okuması’ yapmış olsan da. Son sorum yarı polemik yarı özeleştirel: Cumhuriyeti sevmeyenler sevenlerden daha mı çalışkandılar, ilk yüzyılda? 

İkinci Dünya Savaşı sonrası dünyanın paylaşımında Amerika’ya kaldık, Sovyetler Birliği’yle yakınlığımızı sürdürseydik elbette başka türlü olurdu! ABD’nin bölge çıkarları ve Türkiye’ye biçtiği rol, yeşil kuşak projesi, ılımlı islam derken, askerlerin de darbe yaparak solu biçmeleriyle meydan cumhuriyeti sevmeyenlere kaldı, daha doğrusu güçlü olanlara! Yoksa halkın cumhuriyetle bir sorunu yok, laik düzen içinde rahatca yaşıyor, herkes inancını da yaşıyor, halkın şeriat diye bir özlemi de yok, hem de niye olsun, canları şeriat çekenler yöneticiler, rövanşı böyle alıp tarihte böyle anılmak istediklerinden! Ama yapamayacaklar! Bu yüzyılda dini yönetimi, şeriatı, inananların büyük çoğunluğu da istemez! Ne yapacak, kendi özgürlüğüne kendi kararıyla son mu verecek yani? Ama işte müfredat değişimi, yasaklarla filan beyler İslami düzeni getirmek ve kendilerince Osmanlı’nın, Abdülhamid’in, Vahdeddin’in öcünü almak istiyorlar!