Google Play Store
App Store
Samira Mohyeddin ile söyleşi: İran diasporası ırkçılığı körüklüyor
İspanya'nın başkenti Madrid’de yaşayan Şah yanlısı, mevcut rejim karşıtı İranlılar, Puerta del Sol meydanında düzenlenen etkinlikte İsrail ve ABD bayraklarını taşıdı.

Barış Karaağaç

ABD ve İsrail’in İran’a yönelik askeri operasyonlarını tırmandırdığı bir dönemde, savaş tanıdık bir kavram seti üzerinden meşrulaştırılıyor: güvenlik, caydırıcılık ve varoluşsal tehditlerin ortadan kaldırılması. Ancak resmi söylemin ötesinde bu çatışma aynı zamanda bir anlatılar savaşı olarak da şekilleniyor: medya çerçevelemeleri, dijital propaganda ve derin biçimde bölünmüş politik topluluklar tarafından belirlenen bir mücadele.

Bu dönemin en dikkat çekici özelliklerinden biri, İran diasporasının parçalanmışlığı. Bazı kesimler “özgürleşme” adına askeri müdahaleyi açıkça desteklerken, diğerleri bunun İran toplumu için uzun vadede yıkıcı sonuçlar doğuracak bir dış müdahaleyi meşrulaştırma riski taşıdığı konusunda uyarıyor. Aynı zamanda hem İran rejimine hem de Batı müdahalesine karşı çıkan pozisyonlar çoğu zaman marjinalize ediliyor; karmaşıklığa yer bırakmayan basit ikiliklere indirgeniyor.

İranlı-Kanadalı gazeteci, yapımcı ve yayıncı Samira Mohyeddin, savaş etrafında şekillenen anlatıları, sosyal medyanın ve örgütlü mesajlaşma ağlarının rolünü ve diaspora siyasetinin iç çelişkilerini eleştirel bir perspektiften değerlendiriyor. Tarihsel bağlam ve güncel gelişmeler üzerinden İran’a dair hâkim varsayımları sorguluyor, dış müdahalenin mantığını tartışmaya açıyor ve giderek kutuplaşan bir ortamda ilkesel bir savaş karşıtı tutumu sürdürmenin politik ve etik zorluklarına dikkat çekiyor.

1 Nisan’daki televizyon konuşmasında Donald Trump, İran’a karşı yürütülen savaşı esas olarak güvenlik ve istikrar çerçevesinde savundu; özellikle nükleer tırmanmayı önleme ve tehditleri ortadan kaldırma ihtiyacı üzerinden. Benzer gerekçeler resmi açıklamalarda ve medya söyleminde de sıkça yer aldı. Siz bu anlatıyı nasıl yorumluyorsunuz? Ne gizleniyor, ne göz ardı ediliyor?

Trump’ın Amerikan halkına yaptığı o akşam konuşması temelde bu savaşı pazarlama girişimiydi. Sizin de belirttiğiniz gibi, İran’ı yakın bir tehdit olarak sundu ve nükleer kapasitesinin ortadan kaldırılması gerektiğini vurguladı. Ancak medya anlatısında sürekli eksik olan şey, kritik bağlam.

Haziran ayında ABD ve İsrail’in İran’a karşı başlattığı 12 günlük savaşta, ABD bu bağlamda daha önce hiç kullanmadığı bir silah kullandı: 30 bin poundluk bir bomba. Bu saldırıların ardından Trump bizzat İran’ın nükleer kapasitesinin “yok edildiğini” söyledi.

Şimdi soru şu: Gerçekten birkaç ay içinde İran’ın bu “yok oluştan” tamamen toparlanıp nükleer programını yeniden kurduğuna inanmamız mı bekleniyor? Bu iddia tutarlı değil.

Bunu, kısmen, Uluslararası Atom Enerjisi Ajansı’nın başındaki Rafael Grossi’nin açıklamalarından da biliyoruz. Son tırmanıştan birkaç gün sonra İran’ın yakın bir tehdit oluşturmadığını ve nükleer silah geliştirmediğini söyledi. Ajans’a göre İran bu kapasiteye sahip olmaktan çok uzaktı.

Ama bu bağlam ana akım medyada neredeyse hiç yer almıyor.

Bunun yerine gördüğümüz şey, rızanın imal edilmesi süreci. ABD ve İsrail bu savaşı kendi kamuoylarına anlatmak zorunda Amerikalıları neden galon başına 4 dolar benzin ödemeleri gerektiğine ikna etmek zorundalar. Trump’ın bu savaşı Amerikalılar, çocukları ve torunları için “harika bir yatırım” olarak sunması, bu çabanın boyutunu gösteriyor. Açıkçası söyledikleri gülünçtü.

Ayrıca daha geniş bir tarihsel boyut da göz ardı ediliyor. İran, Fransa ve Almanya gibi büyük Batılı güçlerin desteklediği Irak’a karşı sekiz yıl savaş verdi. Buna rağmen tek bir karış toprağından vazgeçmedi.

İranlılar hakkında anlaşılmayan şey şu: Sonuna kadar savaşırlar. Altyapının ne kadar yıkıldığı umurlarında olmaz. Bu savaşı ABD’ye ve İsrail’e bırakmazlar.

Biraz daha kişisel bir soru sormak istiyorum. Siz de çevrimiçi saldırıların hedefi oldunuz, özellikle İsrail yanlısı ve Siyonist çevrelerden. Daha genel olarak, Kanada ve Batı’da İran’a dair medya anlatılarının şekillenmesinde bu ağların rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sosyal medyanın rolünü küçümsemek büyük ve tehlikeli bir hata olur. Sorunuzu ikiye ayırayım. Çünkü İran içindeki propaganda meselesi burada belirleyici.

Birincisi, İsrail İranlılara doğrudan hitap eden çok sayıda Farsça sosyal medya hesabı işletiyor. Bu hesaplar ne diyor? Benjamin Netanyahu ve diğer yetkililer “Sizi kurtarmaya geliyoruz, sizi düşünen tek ülke biziz” diyor. Hatta Netanyahu zaman zaman bunu Farsça, yapay zeka destekli çevirilerle ifade ediyor. Buna ek olarak İran International ve Manoto TV gibi uydu kanalları yıllardır belirli bir ideolojiyi ülkeye yayıyor. Yani bu mesajlaşma ağı yeni değil.

Öte yandan, The Times of Israel ve Haaretz gibi kaynaklardan biliyoruz ki İsrail bu yıl sosyal medya kampanyalarına 250 milyon dolara kadar harcama yaptı. Influencer’lara gönderi başına 7 bin dolar ödendi. Netanyahu’nun New York’ta onlarla buluştuğuna dair fotoğraflar var. Bunlar komplo değil, gerçek. Amaç çok açık: İranlıları kendi üzerlerine bomba yağdırılmasına razı etmek.

Bana yönelik tehditlere baktığımda, bu hesapların çoğunun gerçek olmadığını görüyorum. İki gönderisi var, on takipçisi var örneğin, sahte oldukları açık. Ama bu hesaplar o kadar çok ki insanlar artık şunu sormuyor: Bu gerçek bir insan mı, yoksa bir bot mu?

Bunun yerine şu anlatı yerleşiyor: İranlılar savaşı destekliyor, saldırıları memnuniyetle karşılıyor. Oysa gerçek çok daha karmaşık.  Bu kampanyalar tam da insanların gördükleri şeylerin kaynaklarını sorgulamayacağı varsayımına dayanıyor.

BATIDA BİR İRAN ÜSTÜNCÜLÜĞÜ ÜRETİLİYOR

Kanada da dahil olmak üzere İran diasporasının bazı kesimlerinin dış askeri müdahaleyi “özgürleşme” olarak çerçevelemesini nasıl yorumluyorsunuz? Bu durum diaspora siyasetinin doğasına dair bize ne söylüyor ve İran içindeki mücadeleler açısından ne tür sonuçlar doğurabilir?

Bunlar çok iyi sorular, gerçekten çok yerinde sorular. Çünkü her şeyden önce oldukça tehlikeli bir diaspora ile karşı karşıya olduğumuzu düşünüyorum.

“Tehlikeli” kelimesini özellikle kullanıyorum. Çünkü ciddi bir yanılsama içindeler ve bunun sonuçlarını tam olarak kavrayamıyorlar. Bu da bizi yeniden konuştuğumuz propaganda meselesine getiriyor, İsrail’in hem ülke içinde hem de dışında İranlılara yönelik yürüttüğü mesajların ne kadar etkili olduğuna.

Bugün diasporanın bazı kesimlerinin İsrail bayrakları salladığını, büyükelçilikler önünde toplandığını ve Donald Trump’a yaptıkları için teşekkür ettiğini görüyoruz. Birçok kişi bu davranışı “çaresizlik” olarak açıklıyor. Ben katılmıyorum. Bunun çaresizlik olduğunu düşünmüyorum. Bence bu topluluğun bazı kesimlerinde son derece otoriter, hatta faşizan bir düşünme biçimi var. Aynı zamanda çoğu zaman dile getirilmeyen örtük bir ırkçılık söz konusu. Bazı örneklerde ortaya çıkan şey, özünde oldukça faşizan olan bir tür homo-milliyetçilik.

Ayrıca bazı İranlılar arasında tekrar eden bir düşünce var: kendilerini istisna olarak görmek. “Biz Suriye değiliz, Afganistan değiliz, Irak değiliz. Biz çok daha gelismis bir toplumuz” gibi ifadeler duyuyorsunuz. Bu ne anlama geliyor? Bu bir hiyerarşi kurmak demektir, bu ırkçılıktır.

Bu söylem, ABD ya da İsrail gibi dış güçler ne isterse istesin, İranlıların bir şekilde bölgedeki diğer toplumların dışında ve onlardan üstün olduğu fikrini ima ediyor.

Mark Levin gibi figürlerin İranlıları “Pers”, “Batılı” ve Ortadoğu’dan farklı olarak tanımladığını da duyuyoruz. Ve bazı İranlılar bu söylemi içselleştirip yeniden üretiyor, çünkü bu onlara bir ayrıcalık ve üstünlük hissi sunuyor.

Bunu dile getirdiğimde birçok İranlı bana öfkeleniyor; çünkü “kirli çamaşırları dışarıda yıkamak” gibi bir algı var. Ama bence bunları açıkça konuşmak son derece önemli. Çünkü çok tehlikeli bir yola giriyoruz, gerçekten çok tehlikeli.

Sizce neden kamuoyunda yürütülen tartışmalarında (özellikle Kanada ve genel olarak Batı kamuoyunda) hem Batının askeri/emperyalist müdahalelerine karşı çıkan hem de İran rejimini eleştirel biçimde değerlendiren bir pozisyonu sürdürmek bu kadar zorlaştı? Böyle bir pozisyon nasıl ifade edilebilir?

Bu pozisyonu sürdürmek zor, çünkü açıkçası karmaşık bir pozisyon. Medya ve kamuoyu söyleminde her şeyi siyah-beyaz ikiliklere indirgeme eğilimi var. İkilikler üzerinden düşünüyoruz. İran hükümetine karşıysan savaşı desteklemen bekleniyor. Savaşı destekliyorsan da İsrail ve ABD ile aynı hizadasın demektir. Bu iki pozisyonu da reddedenler için (benim gibi insanlar için ve aslında var olduğuna inandığım sessiz çoğunluk için) neredeyse hiç alan yok.

İnsanlar konuşmaktan korkuyor. Mesele sadece ilkesel bir duruş almak değil, bunun bedelleri de var. İnsanlar saldırıya uğruyor, tehdit ediliyor. Ben her gün ölüm tehditleri alıp, ırkçı saldırılara maruz kalıyorum. Bunlar hayal ürünü şeyler değil, gerçekler...

Ülkenizin altyapısının yok edilmesine karşı ilkesel bir duruş alırken, aynı zamanda İran rejiminin otoriter ve baskıcı olduğunu kabul etmek şu anda sürdürülmesi çok zor bir denge. Ama bu, vazgeçmeyeceğim bir denge.

Bu yeni bir durum değil. On yıllardır İran’a yönelik savaşa karşı çıkan herkes “rejim yanlısı” olmakla suçlanıyor, para almakla ya da devlet adına hareket etmekle itham ediliyor. Ben de İran hükümetinden para almakla suçlandım. Bu absürt, neredeyse bir parodi ama özellikle diasporanın bazı kesimlerinde muhalif sesleri itibarsızlaştırmak için kullanılan kalıcı bir yöntem.

Bir kişi İran rejiminin otoriter doğasını sürekli eleştirmiş olsa bile (benim The Globe and Mail gibi yayınlarda yaptığım gibi) bu pek bir şey değiştirmiyor. Eğer gri alanlarda konuşuyorsanız, nüanslı bir pozisyon alıyorsanız, yine de aynı şekilde etiketleniyorsunuz. Ve bunu yapan insanlar kusura bakmayın ama çok cahil ve ben onlara güvenmiyorum.

Farsçada bir ifade vardır: hezb-e baad, “rüzgârın partisi.” Yani rüzgâr hangi yönden eserse oraya yönelenler. Ve rüzgâr değişti. Daha birkaç ay önce savaş yanlısı olanlar, son günlerde pozisyonlarını değiştirmeye başladı. Çünkü savaşın sonuçları daha görünür hale geldikçe geri adım atıyorlar.

Daha önce savaş yanlısı olan pek çok kişi şimdi tamamen tersine döndü. Çünkü bombalanan her köprüyle, vurulan her ilaç şirketiyle birlikte şunu fark etmeye başladılar: ABD ve İsrail’in esas derdi İran ülkesini yıkmak. Ülkenin iç kapasitesini yok etmek ve Suriye’de olduğu gibi bağımlı, edilgen bir “müşteri devlet” yaratmak, İsrail’in zaman zaman gelip bombalayabileceği, kendisini ya da yurttaşlarını koruma kapasitesinden yoksun bir yapı oluşturmak.

İRAN’DA DEĞİŞİM İÇERİDEN OLMALI

Anlamlı bir siyasal dönüşümün İran’da içeriden gelmesi gerektiğini vurguluyorsunuz. Peki dış müdahaleler “destekleyici” olarak sunulmalarına rağmen neden bu ihtimali zayıflatiyor?

Bunun tarihsel örnekleri var ve hiçbirinde işe yaramadı. İran’ın sosyopolitik tarihine uzun erimli bir perspektiften baktığınızda, hatta 1905-1906 Meşrutiyet Devrimi’ne kadar geri gittiğinizde, değişimin çoğu zaman iç dinamiklerden ve bölge içindeki ulusötesi etkileşimlerden doğduğunu görürsünüz. İnsanlar birbirlerinden öğreniyordu.

Örneğin 1900’lerin başında İranlı kadınlar, Britanya pamuğuna karşı boykot örgütleyen Hindistanlı kadınlarla temas halindeydi. Oradan öğrendiklerini kendi bağlamlarına taşıdılar ve Britanya şekeri ile çayına karşı boykotlar örgütlediler. Bu tür bölgesel etkileşimler vardı, ama hiçbir zaman Britanya, Rusya ya da daha sonra ABD gibi dış güçler tarafından hoş karşılanmadı.

Dış müdahalenin sonuçlarını başka yerlerde de gördük. Irak bunun en açık örneklerinden biri. Ülke hâlâ ABD’nin işgalinden sonra toparlanabilmiş değil. Saddam Hüseyin iyi bir lider miydi? Elbette hayır. Ama değişim Irak toplumunun içinden gelmeliydi, dış müdahale yoluyla değil. İran’da anlamlı bir değişimin dışarıdan gelebileceğini düşünmek bir yanılsama.

Eğer ABD gerçekten böyle bir dönüşümü “mühendislik” yoluyla gerçekleştirebileceğine inanıyorsa, bunun sonuçlarını çoktan görmüş olmamız gerekirdi. Donald Trump ve Benjamin Netanyahu gibi isimlerin İranlıları defalarca sokaklara çağırdığını duyduk. Ama başlarına 1000 kiloluk bombalar yağarken bir sivil nüfusun nasıl seferber olmasını beklersiniz? Bu gerçekçi değil.

Sıklıkla unutulan şey şu: İçeriden değişim zaten oluyordu. 2022-2023 dönemindeki “Kadın, Yaşam, Özgürlük” hareketi sırasında önemli toplumsal dönüşümler yaşandı. Bu değişimler kadınların öncülüğünde adım adım ilerleyen, kademeli ama gerçek değişimlerdi.

Daha genel olarak İran bugün 1980’lerin İran’ı değil. Siyasal sistemin kısıtlarına rağmen, özellikle toplumun kendi dinamikleriyle önemli ilerlemeler kaydedildi. Örneğin İranlı kadınlar ciddi kazanımlar elde etti. İran, mühendislik vb. alanlarda mezun olan kadınlar açısından önde gelen ülkelerden biri. Ve Fields Madalyası’nı kazanan ilk ve tek kadın olan Maryam Mirzakhani gibi isimler bu gelişmenin somut göstergesi.

Bu değişimler çoğu zaman devlet sayesinde değil, devlete rağmen gerçekleşti. Buna rağmen kamuoyu söyleminde bu değişimler siliniyor; İran durağan, değişmeyen bir toplum gibi sunuluyor. Bu doğru değil. Demokrasiyi de uzun erimli düşünmek gerekiyor. Avrupa’nın bugünkü noktaya gelmesi dört-beş yüz yıl sürdü. Fransa bugünkü sistemine ulaşana kadar kaç devrim yaşadı? Peki biz İranlıların bunu 50 yılda başarmasını mı bekliyoruz? Bu mümkün değil. İran, özellikle son yıllarda, bu tür ilerlemeleri gerçekleştirebilmesi için hiçbir zaman kendi haline bırakılmadı. Ve şimdi bu savaş yüzünden, İranlıların son 50 yılda inşa edebildiği her şeyin yok olmaya başladığını göreceğiz.

Savaşın yoğunluğu, medya ortamı ve diaspora içindeki bölünmeler göz önüne alındığında, bugün İran’a dair kamuoyunu şekillendiren en tehlikeli yanlış algı sizce nedir?

Bence en tehlikeli yanlış algılardan biri, tüm İranlıların bu savaşı desteklediği fikri.

Özellikle Batı medyasında öne çıkan en sorunlu çerçevelerden biri, İranlıların bu savaşı memnuniyetle karşıladığı, bunun bir şekilde gerekli olduğu ya da insanların çaresiz olduğu ve dış müdahaleyi beklediği yönündeki söylem. Hatta İranlıların bu sonucu bizzat istedikleri gibi bir ima da var.

Bu son derece tehlikeli bir anlatı.

Bunu söylemek çok tehlikeli. Çünkü daha önce de belirttiğim gibi, ne yazık ki diaspora içinde, İsrail ve ABD’nin kendilerine yardım etmeye geldiği yönünde bir tür kolektif yanılsama ve gerçeklikten kopuş yaşayan bir kesim var. Oysa gerçekte olan şey, ülkenin yıkıma sürüklenmesi.

Bu ufuk açıcı ve düşündürücü söyleşi için Samira Mohyeddin’e teşekkür ederiz.