Google Play Store
App Store

Eamon Dunphy, Millwall ile İngiltere Birinci Ligi’ne yani bugün “Premier League” diye anılan lige çıkma hayalini gerçekleştirememiş eski bir futbolcu. Birinci lig hayaline kavuşacağını...

Eamon Dunphy, Millwall ile İngiltere Birinci Ligi’ne yani bugün “Premier League” diye anılan lige çıkma hayalini gerçekleştirememiş eski bir futbolcu. Birinci lig hayaline kavuşacağını ümit ettiği bir sezonu anlattığı “Sadece bir oyun mu” isimli kitabında, futbolda bugün de sürdürülen yalanları 30 küsur yıl önce ifşa etmiş bir futbolcuydu…

Kitapta beni en çok etkileyen noktalar, özellikle de yedek kalan futbolcuların haleti ruhiyesini anlattığı kesitler olmuştu.

Yazdıklarıyla şu “takım oyunu” yalanını bozuyordu Dunphy. Mikrofonlara, gazetelere ve kameralara konuşurken, “Benim oynayıp oynamamam önemli değil. Önemli olan takımın kazanması” diyen futbolcuların aslında gerçeği değil “lazım olanı” söylediklerini; yani o “demeçler”in tam bir palavra olduğunu anlatıyordu, birinci elden tanık Dunphy.

Hatta daha da ileri giderek, takıma giremeyen futbolcuların takımlarının yenilmesinden keyif bile aldıklarını açık açık yazıyordu; kendinden de örnekler vererek…

Çünkü formasını kaptırdığı futbolcu başarılı oldukça ona ekmek yoktu. Dunphy, takıma girmediği zaman primden olduğunu ve bu yüzden kaybının büyük olduğunu itiraf ediyordu. Yani öncelik “ekmek parası” sonra takımın başarısı…

Dunphy sadece primden oluyordu. Oysa bugün birçok futbolcu “maç başı” anlaşma yapmak zorunda kaldığı için çok daha fazlasını yitiriyor; formasını kaptırdığı zaman. Bu durumdaki futbolcunun “takım”ın gerçek bir parçası olması beklenebilir mi?

İlk yarının son düzlüğünde büyük bir fiyasko yaşayan Beşiktaş takımında bir dakika olsun bile forma giyemeyecekse Tuna Üzümcü, acaba ne kadar gönülden destek verebilir siyah-beyazlı arkadaşlarına; yedek kulübesinden veya tribünden bakarken…

“Takım oyunu” kavramını son yıllarda “mitleştiren” futbol adamlarının 25 kişilik kadrolarını gerçek bir “takım oyunu” içinde kullandıklarını söylemek pek mümkün değil. Lafa gelince bütün oyuncularına “adil” davrandıklarını söyleyen hocalar, gerçekte kendilerini bazı “prens”lerin becerilerine mahkûm ediyor. An, Lucescu’yu anma anıdır. Yedek oyuncularını da hazır tutmak için fırsat buldukça başka takımlarla hazırlık maçları yapardı.

Benim bugün gördüğüm “takım oyunu”ndan anlaşılan ise, sadece sahaya çıkan futbolcuların oynadığı oyundan ibaret!

Kulüp bünyesinde yer alan bütün oyuncularını “takım oyunu”na monte edemeyen takımların başarı şansı hemen hemen hiç yok. Beşiktaş, son yıllardaki sayısız transferiyle ne saha dışında ne saha içinde “takım oyunu”nu oynayabilecek bir yapı kuramadı. Ortaya çıkan yapı, bırakın futbolcuların içinde yer almak için can atacakları; aksine “bıraksalar da gitsem” duygusunu yaratan bir yapı.

Dunphy, takıma giremediği için arkadaşlarının yenilgisini isterken “kötü çocuk” oluyor ama bir yandan da, takımın içinde yer almak ihtirasıyla yanıp tutuştuğu için taktir de edilebilir…

Peki Beşiktaş’ın ilk 11’i için siz ortada yanıp tutuşan futbolcu görüyor musunuz? Her sene bir iki yabancısı sahada bol bol “yan top” yaparak “bonservisini bedelsiz” almanın yolunu seçiyor. “Evlat” kategorisine giren Gökhan Zan bile “ecnebi bir takım” bulamadığı için “kerhen” kalmadı mı bu kulüpte? Zan’ın ilk yıllarındaki oyun iştahına bir bakın bir de bugünküne…

Derbi maçta saçma sapan şekilde kartlar görerek takımını 10 kişi bırakan Cisse, kendisine duyulan kızgınlığa aldırmaksızın, devre arası tatili için gittiği memleketinden “kanaat notunu” daha da düşürmek istercesine geç dönüyor. Nerede Fransa’da doğan Pascal’ın Kartal aşkı, nerede Fransa’da doğan Cisse’nin aşkı…

Eğer bu sezon da başarısızlıkla sonuçlanırsa bunun en az sorumlusu Mustafa Denizli olacaktır. Zira Beşiktaş’taki temel sorun “ciddiyet”tir.

Bunu tesis edecek olan da Denizli değil, yönetimdir. Hangi yönetim? MHK Başkanı Oğuz Sarvan’a “özür dileyecek” kadar öfkelenen ama daha sonra da “yan yana fotoğraf çektiren” Yıldırım Demirören’in başkanlığındaki yönetim…