Google Play Store
App Store

Devletin tahakküm ve ideolojik/siyasal çerçevesinin sadece ‘özne’ler aracılığı ile değil aynı zamanda etkileşim kanalları ile kurulacağının altını çizen Bourne, bu eseriyle günümüz ilişki modellerine de ışık tutarak, devlet ve birey arasındaki karmaşık bağları da çözümlüyor.

Savaş, devletin sağlığıdır
Randolph Bourne

Hediye EYÜP

Devletin sadece bir yönetim aygıtı değil, aynı zamanda kontrol ve ikna makinesi olarak nasıl işlediğini anlamak, bugün her zamankinden daha kritik bir önem taşıyor. Kanonik Metinler serisinin ilk kitabı olarak seçilen 'Devlet’, devletin doğasını, toplumla ilişkisini ve savaş ile tahakkümün sürdürülmesindeki rolünü sorgulamakla kalmıyor aynı zamanda devletlerin güçlerini konsolide etme ve kolektif duyguları manipüle etme mekanizmalarını da keskin bir eleştirellikle inceliyor. Bu kitap sadece verili aygıtların işlevselliği üzerinde durmuyor aynı zamanda modern dünya tahakküm ilişkilerine de bir kapı aralıyor.

Bourne; 'hükümet’, 'devlet’ ve 'ulus’ kavramlarının birbirinden ayrılması, devletin mistik doğası ve hükümetin işlevleri üzerinde yoğunlaşan özel bir kalem olarak karşımıza çıkıyor. Savaşın devlet anlayışı üzerindeki etkileri ve savaş zamanlarının sosyal, politik ve entelektüel yaşam üzerindeki sonuçlarını derinlemesine inceleyen Bourne; hükümetin devletin somut, işlevsel mekanizması olduğu üzerinde durur ancak devletle de özdeş olmadığını ifade eder. Devlet, daha mistik ve soyut bir kavram olarak bir öznelliğe sahiptir. Gramsci’den Althusser’e kadar tanımlanan devlet ve aygıtları bağlamında tarihsel olarak bir önerme getiren Bourne, savaşın devlet idealini ve gücünü açıkça ortaya koyan bir rasyonelliğine sahip olduğu üzerinde durur. Savaş sırasında toplumsal faaliyetler, devletin askeri amaçlarına hizmet edecek şekilde organize olur. Devlet savaşta bireylerin tutumlarını ve eylemlerini daha sıkı denetler ve yönlendirme bağlamında işleve sahip olur. Barış dönemlerinde daha gevşek ve bireysel özgürlüklere açık yapıda olan devlet, savaşta sıkı bir örgütlenme ve kontrol mekanizması haline gelir. Barış zamanı tartışmalı olan görüşler, savaş döneminde yasa dışı hale gelebilir. Savaş zamanı, bireyler ve sınıflar için yeni sorumluluklar ve roller getirir, aynı zamanda entelektüel yaşam üzerinde tek tip bir görüş dayatır. İfade edilen durumun kendisi aynı zamanda savaş konjonktüründe devletin baskı mekanizmalarının normatif üretim ilişkilerinden farklı işlediğini gösterir. Eleştiriler ve farklı görüşler, savaşta daha ağır cezalandırılır. Kamuoyu, sadakat ve uyum üzerine şekillenir. 'Savaş, devletin sağlığıdır’ ifadesi, devletin savaşta ideal forma ulaştığını öne sürer. Bu, barışın daha insani ve sürdürülebilir bir düzen olduğu görüşüyle çelişebilir. Savaşın bireysel özgürlükler üzerindeki kısıtlayıcı etkisi, demokrasinin temel değerleriyle ne ölçüde uyumlu? İfade edilen bu soru aynı zamanda devletin mekanizmaları bağlamında da bir işleve sahip. İdeolojik aygıt nosyonu yerini baskı mekanizmasına bırakırken süreçsel olan tahakküm ilişkileri ‘an’da kendisine yer bulur.

Savaşta entelektüel özgürlüğün kısıtlanması, uzun vadede kültürel ve bilimsel ilerlemeyi son derece kısıtlayıcı hale sokmakla kalmaz aynı zamanda Bourne’da ifade ettiği üzere kitlelerin devlet bağlamında temel doğasını ve insan toplumlarının ilk örgütlenme biçimlerini anlamaya yönelik bir girişim olarak tarihteki yerini alır.

Modern devlet ile ilk insan toplulukları arasında doğrudan bir tür farkı olmadığını, sadece örgütlenme düzeyi ve çeşitliliği açısından farklılık bulunduğunu Bourne bağlamında ifade edebilmek mümkün olmakla birlikte; insan topluluklarının başlangıcı, bireyler ya da çiftlerden değil, sürü şeklinde örgütlenmiş topluluklardan oluştuğunu kaydedebilmek mümkün görünüyor. İlkel insan kabileleri, karmaşık ancak katı bir sosyal organizasyona sahip. Bu durum, bireyselliğin gelişimini sınırlayan bir yapı oluşturmakla birlikte, modern devletlerin, ilkel kabilelere kıyasla daha gelişmiş ve çeşitli organizasyon biçimleri sergilemesine rağmen, temelde aynı sosyal örgütlenme ilkelerine dayandığını izleyebilmek mümkün. 'Sürü’ teriminin modern devletle ilişkilendirilmesi, bazıları için indirgemeci ya da küçültücü görünebilir. Ancak Bourne’nin amacı, bu benzetmeyle devletin doğasını basitleştirerek açıklamak. Bireyselliğin sürüden farklılaşarak geliştiği fikri, bireysel özgürlüğün tarihsel bağlamını anlamamıza yardımcı olur. Ancak bu süreç, modern devletin birey üzerindeki kontrolüyle nasıl bir gerilim yaratır sorusu hâlâ güncel ve devletin mekanizmaları bağlamında da oldukça önemli.

İlkel sürüler ve modern devletler arasında temelde benzerlik olduğu iddiası, devletin insan doğasıyla uyumlu bir örgütlenme biçimi mi yoksa tarihsel bir zorunluluk mu olduğu sorusunu gündeme getiriyor. Bu bağlamda, 'sürü’ kavramı, devletin kökenleri ve yapısı üzerine düşünmeye yönelik güçlü bir metafor sunmakla birlikte, Bourne’nın devlet kurgusu bu bağlamda tarihsel bir işlevlik kazanıyor. İnsanın ve diğer hayvan türlerinin 'sürü dürtüsü’ne dayalı davranışlarını inceleyerek, toplumsal organizasyonun temel bir psikolojik mekanizmasını açıklamak oldukça zorlu bir süreci ifade ediyor. Sürü dürtüsü, çeşitli hayvan türlerini bir arada tutan ve hayatta kalmayı sağlayan en güçlü ilkel dürtülerden biri olmakla birlikte insanların bu dürtüden etkilenerek davranışlarında, özellikle tehdit altındayken, benzer eğilimler sergilemeleri bilinen bir unsur olarak karşımıza çıkıyor. Sürü dürtüsü, bireylerin taklit etme, uyum sağlama ve topluluğun bir parçası olma eğilimini açıklıyor. Bourne, hem hayvanların hem de insanların, dışsal tehditlerle karşılaştıklarında sürü davranışları sergileyerek birlikte hareket ettikleri üzerinde duruyor, savaş konjonktüründe de aynı paradigmanın farklı nosyonlarla devreye girdiği üzerinde duruyor.

Bourne, dış politikayı devlet gücünün en özgür, saldırgan ve örgütlü şekilde hareket ettiği bir alan olarak tanımlıyor. Bu bağlamda, diplomasi ve savaş arasındaki ilişkiyi ele alırken diplomasiye, savaşın bir uzantısı ya da onun daha dolaylı bir biçimi olarak yaklaşıyor. Dış politika Bourne tarafından devletin diğer devletlerle ilişkilerde en yoğun şekilde kendini ifade ettiği alan olarak tanımlamakla birlikte bu alan, aynı zamanda devletin gücünü, stratejisini ve örgütlenme kapasitesini en çok sergilediği yer olarak karşımıza çıkıyor. Devletlerin birbiriyle savaş halinde olmadığı dönemler bile 'silahlı ateşkes’ veya gizli savaş olarak nitelendirilmekle birlikte, devletler arası ilişkiler, doğası gereği çatışmacı bir temel üzerinde şekilleniyor. Parti sisteminin demokratik işlevini ve tarihsel rolünü, aynı zamanda egemen sınıfla ilişkisini eleştirel bir bakış açısıyla değerlendiren Bourne, parti sistemi, kurucularının öngörülerinin çok ötesinde başarılı olduğu üzerinde duruyor, parti sisteminin halkın demokrasi talebini karşılamada önemli bir rol oynadığının altını çiziyor. Seçme ve seçilme hakkının önündeki mülkiyet koşullarının kaldırılması, yurttaşlarda bir zafer duygusu yarattığını ifade eden Bourne, bu durumun halkın siyasi sürece daha geniş katılımını mümkün kıldığını ve demokrasinin idealize edilen bir versiyonunun gerçekleştiği hissini uyandırdığını söylüyor.

Parti sistemi, sadece halkın taleplerini karşılamakla kalmamış aynı zamanda egemen sınıfların çıkarlarını koruyarak, onlara Anayasa’nın açıkça sağlayamadığı ancak gizlice sunmak istediği kontrolü de sunmuştur. Böylece, sistem, halkın büyük kısmının siyasi şikâyetlerini azaltırken, egemen sınıfların gerçek gücünü muhafaza etmesini sağlamıştır. Parti sistemi, Anayasa'nın eksik yönlerini tamamlayan ve onu daha etkili bir araç haline getiren bir yapı olarak gelişmiş, ifade edilen bu durum, partilerin gayri resmi ancak etkili bir hükümet mekanizması oluşturmasına yol açmıştır. Parti sisteminin hem halk için bir demokratik araç hem de egemen sınıfların güçlerini koruma aracı olarak nasıl işlev gördüğüne dair bir analiz sunan Bourne, eleştirel bir bakışla, parti sisteminin demokratik bir ideali gerçekleştirmekten ziyade, mevcut güç yapılarını sürdüren bir mekanizma olduğunu vurguluyor.

Nika tarafından yayınlanan, Güney Çeğin ve A. Halim Karaosmanoğlu tarafından derlenip, çevrilen kitabın editörlüğünü de Kürşad Kızıltuğ büyük bir titizlikle üstlenmiş. Devletin tahakküm ve ideolojik/siyasal çerçevesinin sadece ‘özne’ler aracılığı ile değil aynı zamanda etkileşim kanalları ile kurulacağının altını çizen Bourne bu eseriyle günümüz ilişki modellerine de ışık tutuyor. Devlet ve birey arasındaki karmaşık bağları çözümleyen kitap, yalnızca akademik çevreler için değil, çağımızın ilişki ve güç dinamiklerini anlamak isteyen tüm okurlar için ufuk açıcı bir rehber niteliğinde. Bu kapsamlı ve eleştirel eser, siyaset bilimi, sosyoloji ve felsefe alanlarına ilgi duyan herkes için mutlaka okunması gereken bir başvuru kaynağı olarak dikkat çekiyor.