‘Sen Ağlama Dayanamam...’
Ağlama konusunda ilginç bir özelliğimiz var. İlkgençliğimizde hemen hemen her adımda gözümüze çarpıveren bir fotoğraf vardı.
Ağlama konusunda ilginç bir özelliğimiz var. İlkgençliğimizde hemen hemen her adımda gözümüze çarpıveren bir fotoğraf vardı. Minibüslerin arkasında, şehirlerarası otobüslerin konaklama tesislerinde ya da kasap dükkânlarında hep onu görürdük. İkinci sınıf bir ressamın elinden çıkmış güzel mi güzel bir erkek çocuğunun yanaklarından süzülen bir damla yaş yer alırdı fotoğrafta. Erkekler ağlamaz türünden bir atasözümüz olsa da ağlayan bir erkek çocuğu fotoğrafını toplu bir beğeninin nesnesi haline getirmiştik.
Sadece bu kadar da değil; beyaz perdede “üvey baba” zulmüne uğrayan Ayşecik’in ya da Ömercik’in iç çekişlerini izlerken sinema salonlarında hıçkırıklara boğulurduk. Sadece bizim “acıklı filmlerimize” değil ‘Kramer Kramer’e Karşı’ya da çok ağlamışlığımız vardır. Onca güldüren filme koşa koşa gitsek de, ‘Babam ve Oğlum’u en çok bizi ağlatabildiği için sevdik.
Kemalettin Tuğcu’nun çocuk romanlarını okurken de, maç izlerken de bolca ağladık; “ağlamak istiyoruuuum” diye bağıran spikerin sesi hâlâ kulaklarımızda değil mi? Örnekler çoğaltılabilir, görünen o ki toplum olarak ağlamayı sevdiğimiz çok açık.
Elbette ağlamak ve onun eşlik ettiği “merhamet”, “acımak”, “sevinç” gibi duygular son derece insana özgü şeyler. Kimsenin ağladığı için kınanması, horgörülmesi kabul edilemez. İnsanların duygularını istediği gibi ifade etmesi “ciddiyet” adı altında asık suratlı ve katı görünmek zorunda olmaması güzel.
Son günlerde devletin en etkili makamlarında yer alanların da, “devleti ele geçirdiği” iddia edilen cemaat liderinin de bol bol ağladığına tanıklık ediyoruz. Örneğin TBMM eski Başkanı Bülent Arınç sık sık gözyaşlarını tutamayanların başında gelir. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın da en son 12 Eylül’de idam edilen gençlerin mektuplarını okurken ağladığını gördük. Islak imza olayının kahramanı Albay Dursun Çiçek mahkeme salonunda gözyaşlarını tutamamıştı hatırladığım kadarıyla. En son İlker Başbuğ Genelkurmay Başkanlığı devir teslim töreninde gözyaşlarını tutamadı. Fettullah Gülen ise konuşmaları, vaazları kadar “ağlamasıyla” da ünlü.
Benim anlamadığım devletin en yetkili makamlarında görev alanların bu kadar duygusal bu kadar merhametli olmalarına karşın devletin nasıl bu kadar duygusuz ve acımasız olabildiği. Yakın tarihimiz katliamlarla, sürgünlerle, işkencelerle, öldürülen insanlarla dolu. Kendi başbakanlarını, bakanlarını idama göndermiş; daha 18 yaşına girmemiş kendi çocuklarını asmış; 13-14 yaşındaki çocukları öldürmüş bir gaddarlık ortada duruyor.
40 binden fazla insanın öldüğü ve ölmeye devam ettiği bir savaşı hâlâ ısrarla sürdürüyoruz. İnsan hakları ihlalleri, hukukun çiğnenmesi, töre cinayetleri; çocuk istismarı, kadınlara yönelik şiddet gündelik hayatımızın bir parçası durumunda.
Toplumsal olarak ezilene, dışlanana güçsüz olana bu kadar insanca bu kadar içten ağlayabiliyorsak ortada tuhaf bir durum yok mu? Düzen bir yandan toplumun bütün ezilen kesimlerine karşı; Kürtlere, kadınlara, çocuklara, Alevilere, solculara, işçilere hayatı zindan ederken nasıl oluyor da en yetkili makamda olanlar gözyaşı döküyor? Onlara bu gücü oylarıyla, boyun eğmişliğiyle güç verenler ağlayan çocuk resimlerine hayranlık duyabiliyor, acıklı filmlere bayılıyor?
Bu ülkede her gün vicdanları yaralayan bir olaya tanıklık ediyoruz. Hrant Dink’i göz göre göre ölüme gönderiyoruz, “ırkçı” olduğunu söyleyen bir utanç savunmasının altına devlet imza atıyor, TEKEL işçileri haklarını ararken üzerlerine gaddarca saldırıyoruz, PKK’lilerin “sünnetsiz” olduğunu iddia ederek alenen ırkçılık yapıyoruz. Engin Çeber’i hapishanede döverek öldürüyoruz, “hayata dönüş operasyonu” adı altında devletin güvencesi altında olan tutukluları diri diri yakarak öldürüyoruz.
Sonra devletin en yetkili makamlarında yer alan insanlar gözyaşlarını tutamıyorlar.
Soru koskocaman asılıyor beynimize; devleti idare edenler bu denli insancıl, bu denli merhametli ve bu denli duygusal da; devlet neden bu kadar acımasız?
Neyse yavaş yavaş benim de sinir katsayım artıyor, boğazıma bir şeyler düğümlenmeye başladı bile. Zaten takım durmadan yeniliyor, UEFA’dan da elendik; hem sonra hayata ilişkin her düğümü çözdüğümde önüme yeni bir düğüm daha çıkıyor; geleceği düşündüğümde umutlanacak çok şey var da, geçmiş ağır bir yük gibi çöküyor omzuma.
Usulca kalkacağım yerimden dinlemekten eskimiş bir CD’yi yerleştireceğim müzik setine. Biliyorum ardından Sezen Aksu’nun hüzünlü sesi yayılacak salona “Sen Ağlama Dayanamam”...


