Google Play Store
App Store
Sentetik çimde doğa özlemi

Doç. Dr. Buğra GÖKCE / Marmara Ceza İnfaz Kurumları Kampüsü, 9 No’lu Cezaevi C-69

En son ne zaman çiçek gördüm diye düşündüm kendi kendime.

Güzel bir kokuya hasret kaldığımız gibi, çiçeğe de yeşile de hasret bırakıyor insanı bu yer. Beton zeminler, gri duvarlar, demir doğrama pencereler, demir parmaklıklar, tel örgüler, tel çitler… Demir karyola, çelik dolap, çelik evye… Doğal olan hiçbir şey yok. Toprak desen, o da yok. Dışarı çıkabildiğimiz tek yer açık spor sahası; o da minicik bir alan. Çim dedikleri sentetik çim, yani plastik. Ama o sahanın üstünde tel örgü yok, tel çit yok. Gökyüzünü, o saf maviyi, hiçbir engel olmadan görebiliyorsun. Koğuş avlusunda beş adımda bir dönüp dolaşmak zorunda kalırken burada sahanın bir kenarı tam 18 adım. Küçük bir dünya için büyük bir nimet.

Dün yine 14-15 arası açık sporum vardı. Tek başıma yürüdüm, yürüdüm, yürüdüm… Yolda birlikte yürüdüğüm insanları düşündüm, yolda kalanları…

∗∗∗

Sağ olsun memur bey bir futbol topu bulmuş. Mini kaleye epey şut çektim. Her vuruşta çocukluğum canlandı gözümde. Ne güzel top oynardım ben… Havacılar Sitesi’nin karşısındaki tarlada küçük bir saha, bir de büyük saha vardı. Okuldan çıkar çıkmaz üstümüzü değiştirir, koşa koşa inerdik o sahalara. Maç yapmak için sabırsızlanırdık. Bıraksalar belki topçu olurdum. Ama 4’üncü sınıfta bacağımdaki rahatsızlık, üstüne kortizon tedavisi, kilo aldırdı, futboldan da kopardı beni. Yıllarca spor ayakkabı bile almadılar “Top oynamak yasak” diye. Oysa ben yine de kaçamak yapardım; iskarpinlerle topu görünce kendimi tutamazdım, gümbür gümbür koşardım peşinden. Dün de öyle oldu. Topu görünce duramadım. Vurdum, şut çektim, vurdum… Çocukluğuma özendim, içimde bir yerler sızladı.

∗∗∗

Bugün Silivri’de yağmur yağıyor. Gözlerim dolu dolu desem yalan olmaz ama ağlamıyorum da. Göğsümde bir ağırlık var, hafifçe. Dün Taha Akyol bizi yazmıştı, Karar’daki köşesinde. Var olsun, eline yüreğine sağlık. Bugün de Cumhuriyet’te bizim Kafka’ya yazdığımız mektup çıkmış. Sabah avukatım Aynur Hanım söyledi. Koğuşa döndüğümde gazeteler gelmişti ama Cumhuriyet yoktu. İstedim, umarım bulurlar. Henüz kendi yazımı göremedim. Ama günlük mektuplarım, notlarım 300 gündür durmuyor, yazıyorum. Bunlar güç veriyor derken mazgal açıldı memur bey Cumhuriyet’i bulup getirdi. Sağ olsun. Yazımı gördüm, içim ısındı. Kuyunun dibindeyim belki ama sizin mektuplarınızla, yazdıklarınızla taş olmaktan kurtuluyorum. O taşlar birer birer üzerimden kalkıyor… Belki de beton duvarlar bedeni hapsederken ruh hâlâ gökyüzüne uzanabilir, bir topun peşinde koşan çocuğun kahkahasını hatırlayabilir. O kahkahalarla sizi topraktan gökyüzüne bile yaklaştırabilir. Hasretse, bizi en çok yaralayan şey olabilir ama aynı zamanda yaşamla en güçlü bağımız bence. Çünkü hasret duyan, hâlâ canlı demektir; hâlâ özleyen, hâlâ seven, hâlâ umut eden… Ve bu küçük, topraksız sentetik çim yeşil adacıkta, bir anlık mavi bakışla özgürlüğün tadını yakalamak, dünyanın en derin hapishanesinde bile insanın yenilmez olduğunu hatırlatır.

Çocukluğumun kahkahasında, o toprak sahadan bu tel örgüsüz gökyüzüne yükselen çığlığımda özgürleşiyorum bugün. Geleceğim bekleyin beni…

17 Ocak 2026, saat 13.00/Silivri