Sermayenin başvurusu
Ülke, son yıllarda, siyasal, ekonomik ve kültürel alanlarda çok büyük bir değişim geçiriyor. Bu süreçte sermaye örgütlerinin, “kendi sınıfsal çıkarları” açısından bile, değil başarılı, geçerli bir sınav verdiği hiç ama hiç söylenemez. Bununla birlikte geçtiğimiz günlerde sermayede görülen “dışa dönük” bir kıpırdanmaya ve bu bağlamda “evdeki duruma” değinilmesi gerekiyor.
BİR MEKTUP Kİ…
Türkiye-AB ilişkileri, sonu gelmeyen nişanlılıklar gibi yıllardır uzayıp gider. Uzun süren yakınlaşma yıllarından sonra, ikili ta 1995’te Gümrük Birliği Anlaşması imzaladı; bunu 2000’lerin başındaki hızlanan oldukça başarılı katılım çalışmaları izledi. Ancak, son 10-15 senedir Türkiye ile AB arasındaki ilişkiler derin dondurucuya konulmuş gibiydi. AB’nin, dokumada Hindistan, otomotivde de Latin Amerika ile yakınlaşması üzerine Türkiye yeni bir girişimde bulundu.
Şubat başında, Dış Ekonomi İlişkiler Kurulu-DEİK Başkanı N. Olpak ve Türkiye Avrupa İş Konseyleri Koordinatör Başkanı M. A. Yalçındağ, Avrupa Birliği-AB’nin en tepesinde bulunan üç yetkiliye çağrı yaptılar: “Türkiye-AB Parlamento Başkanı Metsola, Konsey Başkanı Costa ve Komisyon Başkanı der Leyen’e ortak imzalarıyla, “Türkiye-AB: Diyalogdan Aksiyona AB Liderlerine Açık Mektup. Bu çağrıyı Avrupa sermayesinin sözcüsü sayılan Financial Times gazetesinde yayınladılar.
Mektupta küresel gelişmeler ve AB-Türkiye ilişkilerinin şimdiki durağanlığı ele alındıktan sonra somut bir istekte bulunuluyor; şöyle deniliyor:
Türkiye AB ilişkilerinde bir paradigma değişimi öneriyoruz. Türkiye’nin katılım sürecini tıkayan mevcut verimsiz metodolojinin yeniden ele alınmasının zamanı gelmiştir. Türkiye’ye AB üyeliğine dair açık ve net bir perspektif sunulması önemli. Türkiye ile AB’nin geleceğinin bütünlüğünün yeniden teyit edilmesi stratejik berraklığı ve karşılıklı güveni yeniden tesis edecektir. Yakın günlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan ve çok daha kapsamlı olarak Cumhurbaşkanı adayı İmamoğlu da AB liderlerine benzer çağrıları yaptılar.
EVDEKİ DURUM
Bu istek ve çağrılar yerini buldu. AB yöneticileri Türkiye iş dünyasının bu isteğini göz ardı edemez. Nitekim birkaç gün içinde Ticaret Bakanı Ömer Bolat, “Gümrük Birliği güncelleme çağrısı ve taleplerimiz kabul edildi, sorun yaratan 29 başlıktan 15’inde uzlaşma sağladık” diye açıklama yaptı. İki gün önce de AB Genişlemeden Sorumlu Komiseri M.Kos ile Dışişleri Bakanı H.Fidan’ın “Gümrük Birliğinin güncellenmesi ve uygulamasının iyileştirilmesi üzerine görüş birliğine vardığı” açıklandı.
Bu ülkenin, TÜSİAD, MÜSİAD, TOBB ve Esnaf ve Sanatkârlar başta olmak üzere irili- ufaklı sermaye örgütleri, özellikle son dönemde, hukuk, özgürlük, sosyal haklar, giderek eğitim v.b. yaşamsal konularda iktidarı eleştirmek bir tarafa, salt kendi sınıflarının çıkarlarını savunma konusunda da çok başarısız kaldılar.
Kapitalist bir ekonominin sağlıklı işlemesinin evrensel kuralları vardır. Bunların başında, Cumhuriyet’in de çok önemli bir kuruluş değeri olan, sermayenin kamu yönetimi karşısında “eşitliği” ilkesi geliyor. Kamu kurum ve kuruluşları, mal ve hizmet alımlarında ya da ihalelerde tüm özel sermaye kesimlerine eşit davranmalıdır. Böylelikle merkezi ve yerel yönetimleriyle kamu, en kaliteli ve en ucuz mal ve hizmeti elde eder. Bunun gerçekleşmesi için de ihalelerin açık ve yarışmacı olması gerekir.
Yıllardır, kamu ihalelerinin tamamına yakınında sermaye için yaşamsal olan bu kural bir yana bırakılmış bulunuyor. Bu ülkenin anlı-şanlı sermaye örgütleri, kamu yönetiminin ihaleleri içlerinden birilerini çağırarak vermesine bile karşı çıkamıyor; kamu yönetiminin kendilerine eşit davranmasını bile isteyemiyor!
İkincisi, sermaye önünü görmek ister; bu nedenle açık ve güvenilir bir hukuk devleti yapısı ve ekonomi ile ilgili istatistiklerin kamu eliyle üretilmesi ve güvenilir olması gerekli ve zorunludur. Oysa bu ülkede başta Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi-AİHM ve AYM olmak üzere kimi çok önemli yargı kararlarına uyulmuyor ve sermaye için olması gereken “güven ortamı” oluşamıyor. Ekonomik istatistikler iş dünyasının deniz fenerleridir; bunların devlet eliyle ve bilimsel yöntemlerle üretilmesi düzenin dirliği için vazgeçilmezdir. Bu konuda da durum ortadadır.
Üçüncü, ancak hiç de üçüncü sayılmaması gereken çok önemli bir nokta daha var: faiz, sermayenin fiyatıdır; bu fiyatın, başka etkenlerle değil, yatırımları ve fiyat artışlarını göz önünde tutularak saptanması gerekir. Bunun gerçekleşmesi de vazgeçilmez bir kural olarak merkez bankalarının yönetimlerinin bağımsız olması koşuluna bağlıdır. Türkiye’de yıllardır TCMB’nin bağımsızlığının yerinde yeller esiyor. Sahi, kapitalizmin piyasa ekonomisinin kurallarına göre işlemesini sağlamak üzere çeyrek yüzyıl oluşturulan ve sayıları yedi olan Bağımsız Denetleme ve Düzenleme Kurulları- BDDK’yı yıllardır duyan var mı?
Sonuç, 5 Şubat günü yandaş olmayan basının iri harflerle attığı “TÜİK sistemi değiştirdi, Merkez’in hesabı şaştı” başlığıdır. Sorun yalnızca Gümrük Birliğinin canlandırılması sorunu değildir. Türkiye kapitalizminin içinde bulunduğu acıklı durum; “kapitalizmin kendi değerlerinden” uzaklaşması ve bundan kaynaklanan kimliksizliktir.


