Google Play Store
App Store

2020’ler artık resmen zenginlerin on yılı olarak damgalanmış durumda. Öte yandan bugün gelinen noktada meselenin sadece tepedeki servetin büyümesi ile sınırlı olmadığı, o servetin siyasetin kurallarını belirleyen bir iktidara çevrildiği daha açık görülüyor.

Ocak 2026’da yayımlanan Oxfam raporu Zenginlerin Hakimiyetine Direnmek (Resisting the Rule of the Rich), eşitsizliği bir rejim sorunu olarak ele alırken bu tartışmayı oligarşinin kurumsallaşmasına dair bir teşhis olarak okuyor ve şu ikilemi öne sürüyor: “Ya azınlığın elinde aşırı zenginlik olacak ya da demokrasi olacak. İkisi birden olamaz.”

Raporun sunduğu kimi verilere bakalım: 2025’te milyarder servet artışı, önceki beş yılın ortalama yıllık artışına göre üç kat hızlanıyor; dünyanın en zengin 12 milyarderi insanlığın en yoksul yarısından (yaklaşık 4 milyar insan) daha fazla servete sahip; milyarderlerin siyasal makam sahibi olma olasılığı sıradan insanlara kıyasla 4.000 kattan fazla; milyarder serveti yükselirken, iki milyarı aşan bir nüfusun gıda güvencesizliğiyle yaşıyor ve bu rakam, dünyanın en zengin bölgelerinden olan Avrupa ve Kuzey Amerika’da gıda güvenliği olmayan 92 milyon insanı da içeriyor.

Dikkat çekilen temel kırılma ise şu: ekonomik eşitsizlik büyüdükçe bunun siyasal eşitsizlik olarak üretilme kapasitesi de artıyor. Servet tepede toplanırken birçok ülkede sivil-siyasal haklarda gerileme ve protestoların bastırılması aynı biçimde şiddetleniyor. Dahası, özellikle en eşitsiz ülkelerin demokratik gerileme yaşama olasılığının daha eşit ülkelere göre yedi kat yüksek. Bu bulgu, ekonomik eşitsizlik ile demokratik gerilemenin birlikte ilerlediğini ve aradaki ilişkinin tesadüf olmadığını gösteriyor. Nitekim otoriterleşme de hızla artıyor: 2024’te ifade özgürlüğünün dünyanın dörtte birinde kısıtlandığı; 60’tan fazla ülkede hak ve özgürlüklerde gerileme yaşandığı; nüfusun çok büyük kısmının otokratik yönetimler altında yaşadığı verileri, hak ve özgürlüklerde somut bir gerilemeye işaret ediyor.

“BİR DOLAR BİR OY” DÜZENİ

Ekonomik eşitsizliğin siyasal eşitsizlik üretmesi en somut biçimde kampanya finansmanı ve lobicilikte görülüyor; büyük servet seçimleri finanse ederek ve karar süreçlerine lobi kanallarıyla girerek doğrudan siyasal sonuç üretebiliyor. Rapor bu hattı üç başlıkta topluyor: siyaseti para ile satın almak, medya üzerinden meşrulaştırmak, ardından karar masasına yerleşmek.

Bu hattın “siyaseti satın alma” kısmında raporun öne çıkardığı örnek ABD: 2024 federal seçimlerine 100 milyarder ailenin 2,6 milyar dolar aktardığı; adaylar ve parti komitelerinin harcadığı her 6 doların 1’inin bu 100 aileden geldiği ve yönetici özette bunun “bir dolar, bir oy” diye tarif edildiği belirtiliyor. Lobicilikte de benzer bir tablo var. Dünyanın en zengin 10 erkeğinin 2024’te ABD’de 88 milyon dolar lobi harcaması yaptığı ve bunun tüm sendikaların toplamını aştığı örneği veriliyor.

Medya üzerinden meşrulaştırma başlığı ise sadece sahiplik ilişkilerine değil, algoritmik görünürlük ve anlatı kontrolüne uzanıyor. Rapordaki “Sizi göçmenler değil, milyarderler soyuyor” yazılı afiş, tam bu anlatı kontrolüne karşı taban siyasetini karşı anlatının merkezine yerleştiriyor.

BASKIYA RAĞMEN İTİRAZ SÜRÜYOR

Raporun çizdiği genel resimde borç-uyum-kemer sıkma hattı da önemli rol oynuyor. Borcun yüzde 43’ünün özel alacaklılarda olması ve bu kesimin borç hafifletme/iptal girişimlerine yanaşmaması, sıkışmayı kronikleştiriyor. Raporun UNCTAD’a atıfla verdiği veri de çarpıcı: 3,4 milyar insan, sağlık ya da eğitime kıyasla faiz ödemelerine daha fazla harcayan ülkelerde yaşıyor.

Diğer yandan hükümetlerin toplumsal taleplere yanıt kapasitesi daralırken ve itirazlar da son hız sürüyor... Son 12 ayda 142’yi aşan anti-hükümet protestosu ve bu protestoların itici güçleri arasında siyasal temsil eşitsizliği, ekonomik adalet ve borç/kemer sıkma krizinin sayılması, raporun temel argümanıyla aynı yere çıkıyor: eşitsizlik, sermayenin, kamu ve siyaset alanında kurduğu hakimiyetin maddi ifadesi.

Neticede eşitsizliği bir rejim sorunu olarak tarif etmek, karar alma süreçlerinin, bütçe önceliklerinin ve kamusal kaynaklar üzerindeki denetimin giderek daha fazla sermayenin ve milyarderlerin çıkarlarına göre kurulduğunu söylemek demek. Buradan kararın kimde toplandığına, kamunun kimin ihtiyaçlarına göre örgütlendiğine ve medya-siyaset ilişkisinin hangi sınıf çıkarını büyüttüğüne bakan bir halk egemenliği yaklaşımı üzerine düşünmek gerekiyor. Bu tablo bizi, sermayenin kurduğu hâkimiyet karşısında kamusal denetimi, örgütlü emeği ve halkın siyasal kapasitesini büyütecek bir demokratik hat arayışını da birlikte düşünmeye çağırıyor.