Google Play Store
App Store

Bu yazıyı okuduğunuz sırada ben, CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in deprem bölgesi ziyareti kapsamında Malatya’nın Doğanşehir ilçesindeyim. Burası depremde en ağır hasarın yaşandığı yerlerden biri. Üzerinden tam üç yıl geçmiş olmasına rağmen depremin acısı ve yarattığı derin ekonomik yaralar; sanki o büyük kıyamet dün kopmuşçasına taze, sanki zaman o kış gecesinde donup kalmışçasına durağan. Bugün Doğanşehir’de gökyüzü gri, yer beyaz. İnsanlar; artık "geçici" vasfını yitirmiş konteyner kamplarında, kar altında, tıpkı depremin o ilk günü olduğu gibi soğukla ve imkansızlıklarla hayata tutunmaya çalışıyorlar.

Bölgenin bir evladı olarak, o zorlukları yaşayanları sadece dışarıdan bir gözlemci gibi değil, damarlarımda hisseden birisi olarak halkın ne çektiğini çok iyi biliyorum. Bizim buralarda kış sert geçer; ama bu kış sadece doğanın sertliğiyle değil, unutulmuşluğun ayazıyla yaşanıyor.

Tam da bu manzaranın ortasındayken, bölge gerçekliğini kavrayamadan fildişi kulelerinden ahkâm kesenlerin, trajediyi steril laboratuvar ortamında inceliyormuş gibi analiz edenlerin sesleri kulaklarımda tırmalıyor. Bölge insanının içine bulunduğu durumu “deprem rehaveti” olarak tanımlayan, depremzedelerin “para harcama refleksinin kaybolduğunu” iddia eden o üstenci bakış açısı; ne bu coğrafyanın ruhunu anlamış ne de asgari bir insani empatiye sahip.

"Harcama refleksi" denilen şey, ancak bir geleceği olan, yarınına dair umudu cebinde taşıyan insanlar için geçerlidir. Bir sabah uyandığında her şeyini; sadece evini ve eşyasını değil, anılarını, komşularını, esnaflığını ve hayallerini enkaz altında bırakmış bir insanın psikolojisini "tüketim endeksleri" üzerinden okumaya çalışmak en hafif tabiriyle vicdan tutulmasıdır. 21 metrekarelik bir sac kutunun içinde beş kişi yaşam mücadelesi verirken hangi harcama refleksinden bahsediyorsunuz? Doğanşehir’de konteynerin incecik duvarına vuran rüzgârın sesini dinleyen bir babanın önceliği, birilerinin sosyolojik kılıflara büründürdüğü o ekonomik teoriler değil; yarın çocuklarının karnını nasıl doyuracağı ve bu kışı hastalanmadan nasıl atlatacağıdır.

KONTEYNER KAMPLARIN GÖRÜNMEZ DUVARLARI

Üç yıl... Dile kolay, bin doksan beş gün. Modern dünyanın hızı içinde çoktan "eski haber" kategorisine itilen bu trajedi, buradaki insanlar için her sabah yeniden başlayan bir mücadele. Birilerinin "rehavet" dediği şey, aslında bir kabullenmişlik değil, devasa bir çaresizlik ve yorgunluktur. İnsanlar yardımlara bağımlı hale gelmeyi kendileri seçmedi; üretim araçları yok oldu, dükkanlar yıkıldı, tarım arazileri sahipsiz kaldı. Malatya’nın o meşhur kayısı bahçeleri bile bu hüznün gölgesinde boynunu büktü.

Ekonomik sorunlar sadece sayılardan ibaret değil burada. Bir esnafın "refleksi" kaybolmadı, o esnafın dükkanının yerinde şimdi yeller esiyor. Bir gencin harcama iştahı azalmadı; o gencin harcayacak bir birikimi ve o birikimi yapabileceği bir iş sahası kalmadı. Bazılarının steril dünyasında "psikolojik bir durgunluk" olarak görülen bu durum, aslında bölge halkına dayatılan acımasız bir gerçekliğin sonucudur. İnsan onurunu zedeleyen bu "muhtaçlık" yakıştırması, depremzedeye atılan ikinci bir tokattır.

Sosyoloji ve ekonomi, insandan koptuğu anda soğuk bir istatistik yığınına dönüşür. Bölge halkının tüketim alışkanlıklarını eleştirmek, "neden daha fazla piyasaya dahil olmuyorlar" diye sormak, aslında derin bir sınıfsal kibrin dışavurumudur. Bu "refleks" tartışmalarıyla perdelenen o can yakıcı soruları biz buradan yüksek sesle soralım:

Neden hâlâ bu kadar çok insan geçici barınaklarda üçüncü kışını geçiriyor?  Neden insanların gelir kaybı telafi edilemiyor?  Neden çocuklar hâlâ o daracık, havasız kutularda büyümeye çalışıyor?  Esnaf neden hâlâ bir belirsizlik bulutu içinde ayakta kalmaya çabalıyor?

Bir memleketin kanayan yarası, "rehavet" yaftasıyla kapanmaz. Sosyal devletin eksiklerini ve sistemin tıkanıklığını "halkın psikolojisine" indirgemek, en hafif tabiriyle vicdan tutulmasıdır.

SESİMİZİ DUYUN

Doğanşehir’in sokaklarında yürürken insanların gözlerinde gördüğünüz şey "rehavet" değil, derin bir haysiyet mücadelesidir. Onlar; kendisine acınmasını ya da bir analiz nesnesi olarak görülmeyi istemiyor. Sadece hak ettikleri insanca yaşam koşullarına, kalıcı konutlarına ve onurlu bir geleceğe kavuşmak istiyorlar. Görülmek istiyorlar; sayı olarak değil, "dosya" olarak değil, "haber" olarak değil; insan olarak.

Mesafeli yerlerden bölgeye dair teoriler üretenlere tavsiyem; bir gece, sadece bir gece, o üstenci bakış açılarını bir kenara bırakıp Doğanşehir’de, o konteynerlerden birinde sabahlamalarıdır. Dışarıda kar yağarken ve rüzgâr metal duvarları döverken o soğuğu iliklerinde hissetmeleridir. Belki o zaman, insanların neden "para harcama refleksiyle" değil de "hayatta kalma refleksiyle" nefes aldığını anlayabilirler.

Depremzede halkın yarası hâlâ açık. Ve bu yaraya tuz basan her türlü üstenci yorum, tarihin tozlu sayfalarında birer utanç vesikası olarak kalacaktır. Biz buradayız; acımızla, onurumuzla ve bitmeyen kışımızla...

Siz nerede durduğunuzu bir kez daha düşünün.