Google Play Store
App Store

Miranda Priestly hâlâ o koltukta oturuyor ama artık dünyayı değil, kendi dilini yönetmek zorunda. Şeytan Marka Giyer 2, kapsayıcılığın gölgesinde törpülenmiş bir otoritenin ve şık ama fazla güvenli bir dönüşümün hikayesi.

Şeytan artık neden marka giymiyor?

Şeytan Marka Giyer’in (The Devil Wears Prada) devam filmi, daha ilk dakikalarında izleyiciyi tanıdık bir duyguyla yakalıyor. Zamanın ağırlığı. Ancak bu his, basit bir nostaljiye yaslanmıyor; aksine, geçen yirmi yılın neyi dönüştürdüğünü, neyi törpülediğini ve en önemlisi neyi görünmez kıldığını sorgulayan bir sıkışma yaratıyor. Özellikle ilk filmi 2006’da sinema salonunda izlemiş olanlar için bu etki daha da belirgin. Çünkü karşımızdaki film, yalnızca karakterlerin ya da hikayenin devamı değil; aynı zamanda bir türün, bir anlatı tonunun ve izleyiciyle kurulan ilişkinin baştan yazıldığı bir alan açıyor. Çok şey değişti; insan ilişkilerinden dünyayla kurduğumuz bağa, kullandığımız dilden düşünme biçimlerimize kadar uzanan geniş bir dönüşümün içinden geçtik son yirmi yılda. Bu artan farkındalık hali, bazen bir aydınlanma, bazen de ağır bir bilinç yükü olarak yerleşti hayatımıza. Tam da bu yüzden, The Devil Wears Prada gibi ikonik bir filmin bu yeni zamana nasıl uyumlandığı sorusu, onu yalnızca bir devam filminden öteye taşıyor. Bu daha çok, değişen dünyanın, incelen hassasiyetlerin ve yeniden çizilen sınırların hikayeye nasıl sızdığını görmekle ilgili.

OTORİTENİN YENİ SINIRLARI

En baştan söyleyeyim, ben Şeytan Prada Giyer 2’yi sevdim. Ama asıl ilgimi çeken, filmin nasıl göründüğünden, anlattıklarından çok bunu hangi dille kurduğu oldu. Şeytan Marka Giyer 2, kapsayıcılığı bir zenginleşme alanı olarak değil; yeni temsil ve denetim rejimi içinde Miranda’nın sezgisel otoritesini sınırlayan bir dış çerçeve olarak kuruyor. Bu tercih, ironik biçimde çeşitliliği hikayenin organik bir parçası olmaktan çıkarıp, aşılması gereken kurumsal bir engele dönüştürüyor. Miranda Priestly hâlâ o koltukta oturuyor; Meryl Streep hâlâ tek bir bakışla odayı susturabiliyor. Ama tam da bu tanıdıklığın içinde, eski gücünü içten içe aşındıran bir kırılma var. İlk filmde Miranda’nın dili, moda dünyasının acımasızlığını ifşa eden keskin bir araçtı. Rahatsız ediciydi ama işlevseldi; çünkü o dünyanın gerçekliğini örtmüyordu. Devam filminde ise aynı karakter, görünmez bir denetim alanı içinde hareket ediyor. Ne söyleyeceğini tartan, geri çekilen, susmayı seçen bir Miranda var karşımızda. Bu değişim yalnızca karakterin evrimi değil; filmin kendine çizdiği ideolojik konfor alanının bir göstergesi.

KONFOR ALANININ BEDELİ

Miranda’nın dilini ısırdığı, kendini tuttuğu, eski reflekslerini bastırdığı anlar bir çatışma vaadi taşıyor ama senaryo bu vaadi derinleştirmek yerine belli bir mesafede tutuyor. Sanki, rahatsız etme ihtimalinden sistemli biçimde kaçınıyor. Bu tercih yalnızca diyaloglarda değil, genel tonda da hissediliyor. İlk filmin sert hicvi yerini daha kontrollü, daha steril bir mizaha bırakmış. Oysa The Devil Wears Prada’yı kalıcı kılan şey, seyirciyi rahatsız etme pahasına dürüst kalabilmesiydi. İzleyici o toksik dünyanın parçası olmaktan rahatsızdı belki ama tam da bu rahatsızlık sinemanın alanını canlı tutuyordu. Devam filmi bu alanı daraltıyor; seyirciyle uzlaşmayı seçiyor. Runway ofislerinde gördüğümüz dönüşüm bu kırılmayı görsel olarak da somutlaştırıyor. İlk filmde neredeyse steril bir beden estetiğiyle kurulan o dünya, şimdi daha çeşitli yüzlerle genişlemiş durumda. Bunu yalnızca yüzeysel bir kapsayıcılık hamlesi olarak okumak istemiyorum. Ve Miranda’nın sessizliği de yalnızca bir otosansür değil; hiyerarşinin ve gizemin eridiği, eski otorite dilinin artık karşılık bulamayacağına dair melankolik bir kabulleniş gibi de okunabilir. Ancak film, bu dönüşümü gerçekten düşünmek yerine onu ima etmekle yetiniyor; bu da izleyicide bir karşılık bulmama hissi yaratıyor.

YAYINCILIK DÜNYASININ İFLASI

Yine de film bütünüyle gücünü kaybetmiş değil. David Frankel’in yönetmen koltuğuna geri dönmesi ve Aline Brosh McKenna’nın senaryoda yer alması, anlatının dağılmasını engelliyor. Moda ve yayıncılık dünyasının dönüşümü yüzeyde kalmadan hikayeye yediriliyor. Basılı medyanın çöküşü, dijitalleşmenin hız baskısı ve görünürlük ekonomisi karakterlerin kararlarını doğrudan belirliyor. Andrea Sachs’ın (Anne Hathaway) hikayesi burada önemli bir denge noktası. Onun konumu artık yalnızca, içeri giren yabancı değil. Bu dönüşüm, filmin tematik sürekliliğini taşıyor. Emily Charlton (Emily Blunt) karakteri ise editoryal gücün sermayeye devrini en net gösteren örnek. Emily’nin hikayesi üzerinden film, moda dergilerinin eski gatekeeper rolünden lüks konglomeraların gölgesine geçişini açıkça gösteriyor. Eskiden dergiler markaları şekillendirirken, şimdi markalar dergileri şekillendiriyor. Kapitalizmin yön değiştiren gücü burada oldukça görünür.

'OFF-THE-RACK' BİR FİNAL

Filmin görsel dünyası çok güçlü. Kostüm tasarımı ilk filmin mirasını devam ettiriyor. Moda ise hâlâ bir gösteri alanı ama artık sadece estetik değil, aynı zamanda bir strateji dili. Renk ve ışık kullanımı da bu kurumsal dünyanın daha pürüzsüz yüzüne uyum sağlıyor. Sonuçta karşımızda ritmi sağlam, izleme keyfi yüksek bir devam filmi var. Ama ilk filmin o zehirli, rahatsız edici ve tam da bu yüzden canlı kalan ruhundan biraz uzak. Sinema, izleyiciyi konfor alanından çıkardığında güçlenir; bu film ise o alanı fazla koruyarak güvenli bir zeminde kalmayı seçiyor. Şık, pürüzsüz ama biraz fazla “off-the-rack”. Oysa Miranda’nın dünyasında hazır olan hiçbir şey asla yeterli değildi.