Google Play Store
App Store

Bazen bir cinayet işlemekten kurtulmanın tek yolu cinayet işlemektir. Örneğin Hippassus böyle bir cinayet işlediği için böyle bir cinayet işlemekten kurtulmuştur.

Olay şöyle: Yaklaşık MÖ 350’lerde, yani yaklaşık 2400 yıl önce kurulan  Pisagor Okulu’nda her şeyin sayılarla eşlenebileceğine inanılıyordu. Elmaya 5, havaya 4, Abdullah’a 22, İstanbul hanımefendisi Hatice Hanım’a 6,3; Yozgatlı işçi Fatma teyzeye 13 gibi. Ama okulun bir öğrencisi olan Hippassus bunun mümkün olamayacağını gösterdi. Örneğin, kenar uzunluğu bir metre olan kare biçimindeki bir masanın köşegeninin, hiçbir sayıyla eşlenemeyeceğini, yani irrasyonel (akıl dışı) olduğunu  kanıtlıyordu.

Başka bir deyişle: Hippassus, Şeytanın Cinayetini işlediği için cinayet işlememişti ki eğer  bu cinayeti işlememiş olsaydı, asıl o zaman cinayet işlemiş olacaktı. Ve belki de bu yüzden, cinayete kurban gitti.

Başlıkta geçen “Şeytanın Cinayeti” üç aşağı beş yukarı bu kapsamda anlaşılmalıdır.   Eğer bu açıklama yetersizse,  kabul edilebilir bir anlam Yalçın Küçük’ün şu ifadesinde de aranabilir: “Hep başkalarının cinayetini ben işliyorum; başkaları, cinayetlerini bana işletiyorlar.” Her ne kadar burada Yalçın Küçük hakkında “mağdur” sonucu çıkarılsa bile, bu doğru olamaz; tam tersine bir anlam taşır: Cinayet işlemekten kurtulma fırsatı verilmişti ona - ve o da bunu kullanmıştır.

Başlık hala anlaşılmadıysa, meseleyi başka karmaşıklık üzerinden de düşünebiliriz: “Matematikte seçim aksiyomu, kör bir adamın karanlıkta karakediyi aramasına benzer.” Bu durumda, içinde kör bir adamın karanlığın  içinde karanlığı araması neye benzer? Tam olarak kestiremiyorum.  Kim bilir, belki de  anlam, “Şeytanın içindeki insan”dadır. Bu son cümle, bence,  düşündürücü.

Cinayet işlemekten kurtulmak  boş boş duramazdım. Katkıda bulunmak istedim. Benim de tuzum olsun- Hippassus gibi- bir Şeytanın Cinayeti işlemeye karar verdim.   Bu kararı,  saatlerce yürüyerek, yoluma çıkan karıncaları, köpekleri, ağaçları izleyerek  tasarladım.

Elbette, okur “Şeytanın Cinayeti” dediğimiz şeyin ne olduğunu merak edecektir. Bu noktada henüz tümünü açıklayacak  konumda değiliz. Ancak o cinayetin ilk paragrafı şöyleydi:

Beni, “adamlığın” bir üst mertebesine de taşıyan, almış olduğum 5260 metrekarelik arsam; cenazesi tam olarak kaldırılmamış da olsa, ölmüş olan kapitalizmin içimde kalan cesedinin zehirleyici, itici gücüyle,  kozmolojik bir teori olan “Evren genişliyor” ile mülkiyeti kaynaştırarak - “Büyür mü?” diye sormuştum, bir yerlerde. Gerçekten de bir sonraki yapılan ölçümde arsam - ayıptır söylemesi, bahçem, 700 metrekare kadar artmış görünüyordu. Bu durum, sorunun yanıtının “evet” olma ihtimalini artırırken; komşunun bahçesinin, yapılan eş ölçümle küçülmüş olduğunun anlaşılması üzerine soru, en azından şimdilik, yanıtsız kalıyordu. Umutsuz olmamak gerekir; komşunun bahçesini satın alırsam, sorun “evet”e çevrilebilir. Ama ya komşu benim bahçeyi satın alacak olursa? “Evren genişliyor” teorisine göre, bahçemin bırakın büyümeyi, yok olma riski bile doğabilirdi. Ama bundan da emin olamadım; sıfır metrekarelik bir bahçe, belki de evrenin en geniş noktası, yani evrenin kendisi olacaktı,  çünkü artık sınır olmayacağı için, sınırsız. Bu, asıl doğumu çelişki olan “0=1”in farklı bir doğumunun da işareti olabilir. Buradan şu soru da üretilebilir: Evrenin genişlemesi soyut-fiziksel bir süreç mi, yoksa mülkiyet tapularını da etkileyen metafizik bir dalga mı? Bütün bunlar nedeniyle emlakçı Sait’in de çağın gerisinde kalmaması için kendini güncellemesi, kozmoloji ve hatta “0=1” çalışması gerekebilir, işi zor!

Yazının bazı yönleriyle “sıkıntılı” ve hatta “korkakça” olduğu düşünülebilir. Zaman zaman postmodern bir dil kullanıldığı da söylenebilir.   Aynı zamanda şu eleştirilere de açık hale gelmiştir:  bu yazı; 1. Simgesel isyan mı, sınıfsal kaçış mı 2. Dinsel parodi mi, postmodern kozmetik mi? 3. Akademik parodi mi, entelektüel gevşeklik mi? 4. Kültürel duruşsuzluk ve mizahın silah olarak kullanılamayışı mı?  Bütün bunlar tartışmaya açıktır.

Yine de,  bu yazının ne anlatmak istediğinin  anlaşılmadığına dair eleştiriler varsa, onları da haklı bulurum. Böyle düşünenler için bir fıkra anlatalım: Bir kasaba kahvehanesine gelen yabancı, çayını içerken  içerdekilerin tuhaf bir alışkanlığına tanık olur. İçeriden  biri bir  sayı söylediğinde diğerlerinin kahkahayla gülmektedirler. Yabancı, şaşkınlıkla bunun nedenini sorar. Kahvehaneci yanıtlar: Buraya genellikle hep aynı kişiler gelir. Her fıkranın bir numarası vardır. Kim, hangi sayının hangi fıkraya karşılık geldiğini bilir. Fıkrayı uzun uzun  anlatmak yerine o fıkranın numarası söylenir. Bu kahkahalar o sayıya değil o sayıyı temsil eden fıkralarıdır. Ertesi gün, yabancı da denemek ister  ve "Yirmi İki" der. Fakat bu kez kahvede kimse gülmez; hatta bazıları tuhaf tuhaf bakar. Merakla kahvehaneciye nedenini sorar. Kahvehaneci omuzlarını silker ve şu yanıtı verir: "iyi anlatamadın," der.