Google Play Store
App Store

Süleymaniye yakınlarındaki Piramagrun sıradağlarının girişindeki Cesane Cave’deki silah yakma töreninde ne gördük, neye tanıklık ettik! Erbil’de, Duhok’ta, Diyarbakır’da nasıl bir ruh hali hakim?

Silahlara veda ya sonra: Süleymaniye’de neler gördük?

Ortadoğu sath-ı mailinde tarihsel sürecin hızlandığı sancılı günlerden geçiliyor. Bölge topyekün bir dönüşüme tabi tutulurken buradaki gelişmelerin etkisiyle başlayan İmralı-Ankara hattındaki müzakereler neticesinde kendisini fesheden PKK’nin "tarihi" silah bırakma törenini Süleymaniye'de yerinde izledik.

1978'de kurulan 84’te ilk silahlı eylemini yapan 46 yıllık bir hareketin önce kendisini feshedip ardından da silah yakması tarihte örneğine az rastlanır bir olay. Ve bu anlarda bir gazeteci olarak orada olmak eşsiz bir deneyim olacaktı. DEM’den gelen davete icabet ederek o anlara çıplak gözle tanık olacak olmanın tarifsiz merakıyla yollara düşüyoruz.

Bir grup gazeteci, siyasetçi ve kitle örgütü temsilcisiyle birlikte düştüğümüz yollarda bizi uzun, yorucu bir yolculuğun beklediğinden habersiziz. Yolculuğun başlangıç merkezi Diyarbakır. Mardin ve Cizre'den de katılımlarla sayı 300'ü buluyor. Mardin'den itibaren Suriye sınırının sıfır noktasından uzunca bir yol alıyoruz. Bir çit veya beton duvar ile ayrılan sınırın hemen yanıbaşındaki Kamışlı ve diğer kentleri izleyerek geçiyoruz.

Cizre'den Habur sınır kapısından geçerek Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) sınırlarına giriyoruz. Habur'a girdikten itibaren bizlere KDP’ye bağlı korumalar eşlik ediyor. Burası KDP bölgesi ve KDP de Federal Yönetimi elinde bulunduruyor. Olası bir olay veya provokasyona geçit vermemek için aralarında gazetecilerin, parti ve kitle örgütü temsilcilerinin olduğu 4 otobüslük davetliler grubuna sıkı markaj uygulanıyor.

GECEYİ ERBİL'DE GEÇİRİYORUZ

Habur sonrası Zaho istikametinde Duhok'a ilerliyoruz. Duhok sonrası Erbil. Diyarbakır’dan karayoluyla Erbil'e varışımız 12 saati buluyor. Geceyi burada, hızla gelişmeye çalışan ancak her tarafı beton yığınına çevrilmeye çalışılan, Federal Yönetimin yani Irak Kürdistanı'nın başkentinde geçiriyoruz.

Sabah erken saatlerde Erbil'den Süleymaniye'ye doğru hareket ediyoruz. İki saatlik yolculuk sonrasında törenin yapılacağı Dukan kenti bölgesinde yer alan Piramorgun dağlarındaki tören alanına varmamız iki saati buluyor.

Piramorgun dağları Kandil Dağı'na 76 kilometre uzaklıkta güneyde yer alıyor. Törenin bu dağların girişindeki geçitte yer alan Cesena Mağarası'nda yapılacağını vardığımızda anlıyoruz. Büyük bir konvoy halinde gidilen Cesena Mağarası’na (Şikefta Caseneyê) sıkı güvenlik önlemleri altında gidiyoruz. Güvenliği artık Kürdistan Yurtseverler Birliği (KYB) yani Talabani yönetiminin Peşmergeleri sağlıyor.

CESENA MAĞARASI'NDA İKİ SAAT

Vardıktan sonra buranın seçilmesinin tesadüf olmadığını öğreniyoruz. KYB'nin başkenti Süleymaniye'ye bağlı Surdaş kasabası yakınlarındaki Cesena Mağarası Süleymeniye'nin batısında kent merkezine yaklaşık 50 km mesafede.

Bu mağaranın Kürtler açısından sembolik bir önemi var. 28 Mart 1923’te ilk Kürtçe gazetelerden biri olan “Bangi Haq” burada basılmış, Birinci Dünya Savaşı sonrasında bölgedeki İngiliz yönetimine karşı isyan başlatan Şêx Mehmud Berzenci buraya sığınmış. Baas rejimi döneminde başkaldıran Pêşmergeler burayı üs olarak kullanmış.

HER ADIM MESAJ YÜKLÜ

Tören alanına kamera, cep telefonu gibi her türlü materyalin götürülmesine izin verilmedi. Gazetecilerin ve de konukların yanlarına sadece not defteri ve kurşun kalem almasına izin verildi. Resmi gerekçe güvenlik. Ancak kimilerine göre Ankara’dan gelen baskı da bunda etkiliydi. Türkiye’den resmi bir temsilci veya yetkili de törende yoktu.

Vardıktan kısa bir süre sonra 11.20 gibi en ön sırada KCK Eşbaşkanı Bese Hozat’ın olduğu 15’i kadın, 15’i erkek 30 kişilik gerilla birliği tören alanına geldi. Okunan iki sayfalık Türkçe ve Kürtçe metinlerin ardından tek sıra halinde silahlar kurulan platformda ateşe verildi. Bese Hozat vs KCK yöneticisi Nedim Seven ateşi birlikte yaktı. Ardından da grup geldiği yere, dağlara geri döndü.

Seçilen dağ geçiti, silah bırakan grubun sayısı, gruba Bese Hozat’ın öncülük etmesi, giydiği kıyafet vs vs… Tören sonrasında anlıyoruz ki her bir hareket muhataplarına yönelik bir mesaj yüklüydü. Tesadüflere yer verilmemişti, her şey hesaplı ve planlıydı.

Kendilerine “Barış ve Demokratik Toplum Grubu” adını veren PKK’lilerin dağ geçidinden tören yerine gelişi, davetlilerin silahlarını ateşe vermesi ve sonrasında geri gitmeleri alandaki davetlilerin pek çoğunu heyecanlandırmış sonrasında da duygusallaştırmıştı. Gözyaşı dökenler, hüzünlenenler, birbirlerine sarılanlar oldu. Çok acılar çekilmiş, ağır bedeller ödenmişti ve şimdi yeni bir sayfa açılmak üzereydi, bu da bir duygu seli yaratmıştı.

TERSİNDEN İŞLEYEN SÜREÇ

PKK’yi silah yakmaya götüren süreçte ilk günden itibaren dünyada benzeri pek olmayan bir yol izlendi. IRA, ETA, FARC deneyimlerinde önce müzakereler, sonra ateşkesler en sonunda da silahların teslimi gerçekleşmişti. PKK’de süreç tersinden işledi, örgüt önce kendisini lağvetti, sonra da silahları imha etti. Bunu da bir iyi niyet göstergesi olarak yaptı.

Dünyadaki örneklerin aksine burada arabulucular, gözlemci ülkeler, aktörler yok. Tek adam yönetimi üçüncü tarafların sürece müdahil olmasını başından itibaren reddetti. Hal böyle olunca da çok fazla belirsizlik var.

Haliyle silahlar sustu ancak endişeler, kaygılar, soru işaretleri giderilebilmiş değil. “Bundan sonra ne olacak?” kaygısı “ihtiyatlı” bir ruh hali ortaya çıkardı. Bir iyi niyet göstergesi olarak silahlara veda edilmişti ancak Türkiye’deki iktidarın adım atmaması halinde bu sürecin ilerlemeyeceğinin ısrarla vurgulanması bundan. Şimdi top karşı tarafta.

TÜM YÜKÜ ÜZERİMİZE YIKTILAR

Uzun yıllar cezaevinde kalmış, vekillik ve belediye başkanlığı da yapmış olan hareketin önemli isimlerinden biriyle ayaküstü dinlenme yerinde laflıyoruz. Silah yakmanın kendisinde bıraktığı intibayı soruyorum. Büyük bedeller ödeyen dağdakilerin üzerlerine düşen sorumlulukları yerine getirdiğini ancak artık yükü tüm ağırlığınca kendilerinin yani siyasetçilerin üzerine yıktıklarını söylüyor. Siyasetçilerin çok daha aktif olması gerektiğini, ön açmalarını, bu yükü omuzlayacak kudreti göstermeleri gerektiğini kaydediyor. Şöyle diyor: Vicdani bir sorumluluk altındayız, ağır bir yük bu. Daha çok çalışmalıyız, sorumluluk almalıyız.

İHTİYATLI, ENDİŞELİ İYİMSERLİK

Bese Hozat da yazılı metnin okunması sonrasında platformdan inmeden önce açıklamaya ek olarak, “yasal, hukuksal” düzenlemelerin yapılması gerektiğini ısrarla vurgulaması “endişeli iyimserliğin” göstergesiydi. Bu ruh hali Erbil’den Duhok ve Diyarbakır’a güneyden kuzeye pek çok kişide hakim. Bir adım atılmıştı ancak ülke içerisinde baskı ve zulmün dozajını artıran bir iktidarın “barış veya çözüm” konusunda samimi olduğuna dair kimse ikna değil. Evet, “bir şeyler oluyor” ancak bunun rejimin koşulların dayatması neticesinde atmak zorunda kaldığı bir adım olduğu görüşü baskın. Silahlarını yakanlar da DEM ve diğer Kürt siyasi aktörler de bunu açıkça dile getirdi.

Nedir o koşullar? Tüm okumalar Suriye ve Ortadoğu üzerine. Suriye’deki gelişmelerin iktidarı harekete geçirmek zorunda bıraktığı konusunda genel bir mutabakat söz konusu.

Süleymaniye yollarına düşerken Özgür Politika’da çıkan yazıda da açıkça bu endişeler paylaşılıyor, Erdoğan’ın bir oyalama taktiği içerisinde olabileceğine dair  endişeler dile getiriliyordu. Türkiye’deki açılımın Suriye eksenli olduğunun kaydedildiği yazıda Erdoğan’ın içeride kendi rejimini sağlamak için Amerikan politikalarına sarıldığı, buna mecbur kaldığı belirtiliyordu.

ÇÖZÜM DİYE OYALAYACAK MI?

Yazıda şöyle deniyordu: “Böylesi kaotik ortamda Orta Doğu’da kartlar yeniden karılırken Kürtler herhangi başka bir güç veya güçlerle ittifak kurmasın ve bekle gör pozisyonunda tutulsun diye devlet bu sürece soyunmuş olabilir mi?

Süreç diyecek, çözüm diye oyalayacak ama hiçbir şey yapmayacak, Kürt hareketinin de tarihi fırsatları ıskalamasını sağlayacak! Yani hiç kimseyle bir arayışa girme, ben çözüme varım derken asıl amacı bu hengamenin, toz dumanın dinmesini en ucuzundan kapatmak olabilir mi? Bunun haksız bir soru olduğunu kim söyleyebilir?”

Ancak Kürtlerin bu durumun da farkında olduğu dile getiriliyor böylesi bir ihtimalde bir kez daha kendi öz güçleriyle bu mücadeleyi yükseltecekleri vurgulanıyordu.

ERDOĞAN ENDİŞELERİ HAKLI ÇIKARDI

Silah bırakma törenini bir gün sonrasında Erdoğan, bu endişeleri haklı çıkaracak açıklamalarda bulundu. Süleymaniye’den döndüğümüz Diyarbakır’da kalabalık bir gazeteci grubuyla izlediğimiz Erdoğan’ın konuşmaları rejimin “sorunu çözme” gibi bir niyetinin olmadığını bir kez daha teyit etti.

Erdoğan’ın Türk, Kürt, Arap ittifakı göndermeli açıklamaları yeni Osmanlıcı dürtülerinin depreştiğini gösterdi.

Bir gün önce Şikefta Casene’de yani Casene Mağarası’nda silahların yakılışına tanık olan gazeteciler, siyasetçiler, kitle örgütü temsilcileri ve Diyarbakırlılar “tek adam”ın yeni oyunlar peşinde olduğundan kuşku duymuyor.

Ortadoğu bağlantılı “süreç” daha çok kırılmaya gebe. Saray’da da oyunlar bitmez.

Evet, silahlar yakıldı ya sonra…