Google Play Store
App Store

Akşam oldu, biraz sonra gecenin karanlığı çökecek, fersiz sokak lambaları yanacak. Biz de hava iyice serinlemeden, daldığımız tartışmanın dışına çıkabilmek, bulduğumuz çözümleri birbirimizin kafasına fırlatmak için çabalayacağız. İster istemez öyle yapacağız; çünkü gelecek pek parlak görünmüyor. Bu durumun nedeni, yalnızca savaşlar, çatışmalar, geriye doğru evrilen “düzen-statüko” kurma çabalarının egemenlik alanlarını her gün biraz daha genişletmeleri, büyütmeleri değildir. Belki de asıl tehlike geçmişten kalan değerleri “korumanın” giderek daha zorlaşmasıdır.

***

Bir şeye, bir duruma, bir kültüre, bir siyasete sahip çıkmak istiyorsanız. Yalnızca onu korumakla yetinmemelisiniz. Çünkü böyle yaptığınızda sürekli gerileyecek, koruduğunuzu sandığınız değerlerin elinizden kayıp gittiğini, bir süre sonra korunacak, savunulacak bir şey kalmadığını göreceksiniz.

***

Geçmişin değerlerini, varlıklarını korumak derken, cumhuriyetin bürokratik yapısının ve sancılı gelişen kültürel uyanışın, DP iktidarı dönemi öncesinde başlayan yıpratma çabalarına karşı savunma hattına geri çekilmesinden ve sürekli gerilemesinden söz ediyoruz. Kültürel birikimin anahtar kavramı laikliktir. Türkiye’nin önde gelen siyasi kültür taşıyıcılarından sayılması gereken İlhan Selçuk’un gazetesinde “tehlikenin farkında mısınız?” kampanyasını yönetirken anlatmak istediği buydu. Sonra “şimdi ittifaklar zamanıdır, bir yere gitmiyor ya, şu laikliği fazla dillendirmenin ne alemi var” liber liberosu sahaya çıktı, peydah oldu, pek revaçtadır.

***

Cumhuriyetçilerin büyük açmazı ise, daha başta kendini kurtuluşun kazanımlarını korumakla görevli sayan ama bunun halktan uzaklaşarak başarılamayacağını anlamakta zorlanan kadrolardan oluşmasıdır. Savunma hattını korumayı, sistemi dert etmeden, aydınların, gençlerin, sivil asker bürokrasinin görevi sayan, bunun bir gerçekliğe, maddi bir temele dayanmadığını bir türlü kabul edemeyen, böyle bir anlayıştan uzak durması gereken kimi sosyalistleri bile etkisi altına alan yaklaşım, ne yazık ki uzun süre muhalefete egemen olmuş, laiklik düşmanlığını militanlaştıran gelişmeler, siyaseti tümüyle yönlendirir hale gelmiştir.

***

1950’li yıllarda ulusun varlığını, gelişmeyi, kalkınmayı Batı ile ekonomik, politik, askeri ilişkilere çıpalayan bürokrasi ve siyaset, giderek kültürel egemenliği de tehlikeye atmış, muhafazakar iktidarlar döneminde emperyalizme ve onunla uyumlu gericiliğe tam teslimiyet aşağıdan yukarıya kitleleri etkisi altına almıştır. Bir zamanlar edebiyat ve öteki kültür alanlarında rüzgarın hep soldan esmiş olması, kültürel gelişmeye egemen olamayanların çareyi kültürel alanı torpillemekte bulması ile daha da tehlikeli bir döneme girildi. Bu yeni evrede büyük tehlike, muhafazakarlığın kendi yarattıkları ürünlerle kültür piyasasına egemen olması değildir. Tehlike, kültür insanlarının ideolojik teslimiyeti sahiplenmeleridir.

***

Kuşkusuz bu gidişe itirazlar hâlâ güçlüdür. Laikliği en dar ve bu nedenle de içi boşalmış bir şekilde anlasa bile toplumun yarısından çoğu hâlâ laiklik konusunda direnme çabası içindedir ama varolanı koruma anlayışı, koruma kavramının kolaylıkla anlatabileceği gibi sürekli bir gerilemenin etkisi altında kalmaktan kurtulamaz. Kültürel birikimin kalıcı olacağının garantisi yoktur. Ideolojik teslimiyet bu alanı hızla zehirler. Bugünkü tablo ne yazık ki böyledir.

***

Öncelikle kabul edilmesi gereken çıkış noktası, evrenin, dünyanın, dünyadaki her şeyin sürekli hareket halinde olması ve sürekli değişmesi, değişimin bile sürekli yenilenerek varolmasıdır. Her düzeyde ortaya çıkan, belki keşfedilen demek daha doğru, bilginin ve tekniğin insanlığın biricik gelişme eğrisi olduğunu görebildiğimiz zamanlarda değişimin değerini de anlamaya başlıyoruz. Bu da bize kültürel alandaki ideolojik mücadelenin ne kadar yaşamsal olduğunu gösteriyor.

***

En büyük talihsizliğimiz ise gelişmenin hem sahibi hem düşmanı olan sistemler, doğal yaşam süresini çoktan tüketmiş kapitalizm karşısında henüz geride bırakamadığımız güçsüzlüğümüzdür. Bilimsel teknik gelişmeyi, gelişme kaynaklarını yalnız kendisi için istemekte ısrarlı burjuvazinin, ömrünü uzatmak için, doğayı, çevreyi etik ve estetik olan her şeyi tahrip etmekteki “mahareti”, onun başarısını değil, insanlığın başarısızlığını anlatır.

***

İnsanlığın, gerçeği görmekte maddi engeller ve düşünsel zafiyet nedeniyle hep geride kalmasını önlemenin bugünkü koşullarda çaresi Mustafa Kemal’in önemli bir ilkeyi anlatan ünlü sözlerinde bulunabilir. Kurtuluş savaşının başlarında, kurtuluşa inanmayan kimilerini, “İngilizi mi seçelim Amerikayı mı” diyenleri, “hattı müdafaa yoktur sathı müdafaa vardır” diye sert bir çıkışla durdurmuştu. “Sathı müdafaa” minimalist hedeflerle yetinmemek ya da gerilemeyi ideolojik teslimiyetle sonuçlandırmamak gerektiğini anlatır.

***

İdeolojik teslimiyet, zorunlu geri çekilmeleri ideolojik hedeflerle bir ve aynı kılmaksa, yapılacak iş geri çekilmeyi hızla sona erdirmekle, gerilemeyi kışkırtan ittifakları gözden geçirmekle, parlak görünen minimalist hedefleri ne kadar çekici olursa olsun reddetmekle mümkün olur. Eski deyimle “ehveni şer şerlerin en kötüsüdür.” Ama bu zor bir karardır. Terk edilecek “ehveni şer”in iyi tanımlanması, mücadeleyi ileri taşıyabilecek gerçekçi adımlarla karıştırılmaması gerekecektir. Bu da somut durumun somut tahlili ile verilecek bir kararı gerektirir.

***

Sonu belirsiz olduğu gerekçesiyle ittifakları terk etmek, vebali büyük bir günaha boydan boya dalmak anlamına gelir. Belki somutu iyi tanımlamak ve bunu hızla yapmak gerekli çıkış yolunu gösterebilir. Bu arada sol partiler, hareketler kendi programlarını rafa kaldırarak devrimci bir tutum aldıklarını düşünürlerse, “zamanı geldiğinde raftan indirilir” derlerse, o zamanın hiç bir zaman gelmeyeceğini, hayal kırıklığının büyük olacağını unutmuşlar demektir.

***

Bir konu daha var: Okurlar bu çok bilmiş eleştirinin kusuruna bakmazlarsa dile getirmekten vazgeçemeyeceğim bir konudur. Tutarlı bir demokrasi ve sosyalizm yandaşı olanlar, savundukları görüşleri sık sık gözden geçirmeli, özellikle karşısına çıkacak canlı, koşulları her an değişebilecek, tehlikelerin ve olanakların birbirini izleyeceği sınavlardan korkmamalı, yalnızca savunmanın, varolanı korumanın devrimci bir tutum olmadığını bilmelidirler. Hattı savunmak, elde edildiği varsayılan konumu korumakla yetinmek, kısa bir süre içinde kazanılmış her şeyin uçup gittiğini görmek ve hayıflanmakla sonuçlanır.

***

Öyleyse savunmak ve elde edildiği varsayılanı korumakla yetinmek yerine hayatın yeşilini hep önde tutmak, teorinin grisini hedefi aydınlatan, yanıtladığı soruların sayısı gittikçe artan, gücü sürekli yükselen bir ışık kaynağı olarak görmek doğru tutum olacaktır. Bu kadar çok bilmişlik bir makale için fazladır. Ama konuşmaktan kendini alamayan masum meraklının kusuruna bakılmaz. Aklımıza geleni söylemekten, yüreğimizdeki yangını harlamaktan vazgeçemeyiz.

Yaşlandık ve içimizdeki uslanmaz ihtiyar unutma diyor, bekleme, erteleme, söyleyeceğini şimdi söyle, o merak, o heves, o cümle yitip gitmeden söyle.