Google Play Store
App Store

Piotr Szulkin belki de Polonyalı Kieślowski, Andrzej Wajda, Roman Polanski kadar dünya sinemasında popüler olamadı, ama onun filmleri hâlâ güncelliğini koruyor ve bugünün koşulları ile örtüşüyor.

Sinemanın gücü ile dayanışmayı büyütmek mümkün

Emine Uçar İlbuğa - Prof. Dr. 

Polonyalı yönetmen Piotr Szulkin’in Kıyamet Tetralojisi’ni oluşturan distopik bilimkurgu türünde çektiği (Golem, 1979; Dünyalar Savaşı: Gelecek Yüzyıl, 1981; O-BI, O-BA: Uygarlığın Sonu, 1984; Ga-Ga: Kahramanlara Glory, 1985) dört filmi bugünlerde Mubi’de gösterimde. Filmlerinde uzaylılardan yapay yaratıklara, beyni yıkanmış kitlelerden aşırı şiddet düşkünlüğüne, dengesiz doktorlardan katillere toplumsal çöküntüyü ortaya koyan Szulkin metafor ve alegorilerle yüklü diliyle yozlaşmış bürokrasi, polis devletinde baskı ve korkuyla yaşamanın gerginliğini sansür baskısını hissettirmeden hem de sansürün en yoğun olduğu 1980-1986 yılları arasında çekti.

Szulkin filmlerinde izleyicisini tamamen karamsarlığa, çözümsüzlüğe mahkûm etmedi, bilakis trajik dönemlerden, yıkımlardan sağ çıkmayı başarabilme ve umudu yeşertebilmelerinin olanaklarını gösterdi, otoriteye ve onun dayattığı baskılara ve sahte hülyalara olan inancı tartışmaya açtı. O düşünen ve düşündüren filmleriyle, sistemin tüm yapılarının aksayan yanlarıyla ortaya koymayı denedi. Sanatın ve dolayısıyla sinemanın gücünden korkanlar bugün de sanata sanatçıya direkt ya da dolaylı baskı uyguluyor. Çünkü düşündüren, sorgulatan, bulunduğu koşulları analiz edebilme olanağı yaratan sanatın iktidarları için bir tehlike oluşturacağının farkındalar. Piotr Szulkin belki de Polonyalı Kieślowski, Andrzej Wajda, Roman Polanski kadar dünya sinemasında popüler olamadı, ama onun filmleri hâlâ güncelliğini koruyor ve bugünün koşulları ile örtüşüyor, çünkü dünya tarihinde değişmeyen şey gücü elinde tutan iktidarların devamlılıklarını sağlamak adına bu gücü insanlar üzerinde tüm kurumsal yapılarla kendi çıkarları için kullanmalarından kaynaklanıyor.

Örneğin O-BI, O-BA: Uygarlığın Sonu (O-Bi, O-Ba: The End of Civilization, 1985) filminde insanların Nükleer bir savaş sonrası tıkıldıkları sığınıkta çaresiz ölüme terk edilişleri, bu süreci kabul etmeleri için otoritenin din, siyaset ve efsanelerle yarattığı sahte vaatlerle onları nasıl avuttuklarını karanlık ve distopik bir hikâye üzerinden ortaya koyuyor. Filmde nükleer savaşın tahrip ettiği gezegende hayata tutunmaya çalışan insanların umutlarını yeşerterek zar zor hayatta kalmalarını ve bu koşullarda ahlaki çöküntü, bireysel kurtuluş arayışlarının absürtlüğü ve sınıfsal ayrımın bu koşullarda bile nasıl işlediğini başarıyla hicvediyor. Ayrıca güçlü oyunculuklarla, yer yer renkli ama ağırlıklı olarak gri rengin hâkim olduğu ışık kullanımı ve karakterleri takip eden devingen kamera ve yaratıcı tasarımı ile anlatı güçlendiriliyor. Popüler bilimkurgu filmlerinin arasında belki de çok az bilinen O-Bi, O-Ba: Uygarlığın Sonu’nda Szulkin sayısız baskı biçimlerinin getirdiği varoluş açısından kurtulmak için günlük mücadelelerinde sıradan insanları tasvir etmeye odaklanıyor.

2018 yılında hayata veda eden yönetmenin sinema kariyerinin en verimli dönemi yetmişli ve seksenli yıllara denk geliyor. Resim eğitimi alan Szulkin sinema okulunda başarılı olamayınca bir dönem televizyonda çalışsa da medyanın, özünde televizyonun dönüştürücü potansiyelinin kitlesel eğlence için heba edildiğine inanıyor ve filmlerinde televizyonun halk üzerindeki etki gücüne yer veriyor.

Son filmi, Ubu Roi’inin senaryosunu 1990’larda tamamlamış olsa da siyasi sloganlara olan eleştirel hicvi, toplumsal yapıların değişkenliği ve güvensizliğini temalaştırdığı bu film 2003 yılında ancak sinemalarda gösterime girebildi ve Szulkin kapitalizm koşullarında, yapımcıların dayatmaları ile metaforik göndermeler ve eleştirel dilini kaybettiğini söyleyerek yaşamının sonuna kadar bir daha film çekmedi, Łódź Film Okulu’nda dersler verdi.

Uygarlığın Sonu filminde sık tekrarladığı “ahlak her kapıyı açar” sözünde olduğu gibi onun filmlerinde ahlaki kaygılardan ziyade “toplumun ahlaki şüpheciliği” öne çıktı ve iktidarın baskısı karşısında içselleştirilmiş pasifliği, ahlaki yozlaşmayı, sosyal kontrol ve sıradanlığı hicvederken, insanlığı da sürekli bir felaket ve kriz ortamında resmetmeyi tercih etti.

Henüz beş yaşındayken Sergei Eisenstein’ın Korkunç İvan filmini izleyip çok etkilenen Szulkin sinema sanatını Eisenstein, Fellini ve gerçek bir devrimci olarak nitelendirdiği Jean-Luc Godard olmak üzere üç yönetmenden etkilendi.

Üçlemenin ikinci filmi olan Dünyalar Savaşı: Gelecek Yüzyıl, estetik açıdan Amerikan kara filmlerinden esinleniyor. Her şey olay örgüsü etrafında dönüyor. Filmlerinde izleyiciyi galeyana getirmekten ziyade düşündürmeyi seçiyor ve tarihsel özneler olarak insanın nesneleştirilmesine, manipüle edilmesine izin verilmemesi gerektiğine inanıyor.

29 Haziran 2015 yılında Ela Bittencourt ile yaptığı söyleşide; “filmlerinin bir anlamda kendisinin de çığlığı olduğunu ve bu çığlığın içinde bulunduğumuz durumla yüzleşme ihtiyacından doğduğunu ifade ediyor. Bu bakımdan filmlerinde Alman Dışavurumculuğu, Amerikan Noir, İtalyan Gerçekçiliği’nden etkiler önemli oluyor.

Sonuç olarak Szulkin’in filmlerinde tasvir ettiği absürd koşulların tam da ortasındayız. Aksu Bora 22 Ağustos 2024 tarihinde “Evli Evine” başlığı ile Birikim’de yayınlanan yazısında Alphonso Lingis’e atıfla “toplumu toplum yapan şeyin ölmekte olanları yalnız bırakmamak” olduğuna vurgu yapıyor ve Türkiye’de son dönemde “yanan ormanları, hayvanları, evleri, evsiz kalan ve bu felaketlerle baş etmeye çalışan insanları gördüğünde üzülmenin ötesinde utandığını, depremde, İliç’te olduğu gibi insanları ister hastanelerde ister köprü altlarında tek başlarına ölmeye terk eden bir toplumun kendisini kökten yıktığını” düşünmeye başladığını söylüyor. Aksu’nun ifade ettiği gibi giderek içinde yaşadığımız koşullarda her alanda gözle görülen çözülme, hakikat ile hakikat olmayanın iç içe geçtiği, eğitimden sağlığa, hukuktan ekonomiye tüm yapıların hızla çöktüğü bir dönemde George Orwel’in 1984’te temalaştırdığı o distopik korku ortamı ve kâbus ortamında sürekli değişen gündem, her bir konunun hızla yayılıp, aynı hızla unutulduğu bir gerçek-ötesi süreç giderek insanların yalnızlaşmasına ve karamsarlık duygusunun da giderek yayılmasına neden oluyor. Hem umudu ve dayanışmayı büyütmek hem de içinde yaşadığımız koşulları anlamak adına daha fazla düşündüren, sorgulatan filmler çekmek, izlemek, tartışmak ve suçluluk duygusu yerine dayanışmayı büyütmek gerekiyor: Çünkü Szulkin’in de söylediği gibi; kıyameti beklemeden “dünya ne büyük bir gürültüyle ne de vakur bir kabullenişle yok olmayacak; tam tersine dünya yanarken herkes her şey yolundaymış gibi davranmaya devam edecek.”