Sınır, sinir ve sosyoloji
Son zamanlarda medyada sıklıkla duyduğumuz/okuduğumuz ‘Fırat’ın doğusu/batısı’ ifadesi, sadece Suriye’de yaşayan Kürtler’le değil, modern devletlerin kuruluş biçimine denk gelen kimlik sınırlarıyla da ilgilidir. Bu yüzden sadece politik değil, daha çok sosyolojik bir duruma işaret eder ve bunu anlamak, sistem politikalarının sosyolojiye olan mesafesini görmeye de imkân sağlar. Ne var ki sınırların çizilmesinde sosyolojik boyut, genellikle milliyetçi politik mülahazaların gölgesinde kalmıştır.
Modern devletlerin kuruluşu ve sınırlarını belirleme dinamikleri ‘ulus’ ya da ‘ulus olmaya çalışan’ ve genellikle dilsel özellikleriyle tarif edilen kimlikler üzerine kuruluydu. Devletlerin merkezinde ‘millet’ ve ‘dil’ olduğu için, sınırları belirlemede de hep bu dinamikler belirleyici oluyordu. Dolayısıyla ‘sınır savaşları’ aslında birer kimlik savaşlarıydı. Bir modern devlet için sınırlarını belirlemek, her şeyden önce, o sınırlar dâhilinde kimliğini kurmaya imkân veriyordu. Bu yüzden kimliğini kurma süreci, sınırları kurma söylemini de meşrulaştırıyor ve ‘düşman’a işaret eden bütün dil, sınırların içindeki nüfusun milliyetçi reflekslerini besliyordu.
Esasen ‘ulusal kahramanlık’ öyküleri de büyük ölçüde buradan çıkmıştır. Zira modern sınır tahayyüllerinin en dikkat çekici özelliği, her ulus kimliğin, kendi için hak olarak gördüğünü, öteki için görmemesi ve hatta bir tür ‘suç’ saymasıydı. Bu durum sınır çizme arayışlarını tam manasıyla bir ‘sinir harbi’ne dönüştürmüştür. Elbette bunun da nedenleri, modern sosyoloji ile modern politik tahayyüllerin iyice açılan mesafesiyle ilgilidir.
***
Böyle bir iklimde inşa edilen milliyetçi politik tahayyüller, dünyanın sosyolojik manzarasında büyük tahribatlar yaratmıştı. Onlardan birisi de, bazı dilsel/dinsel kimliklerin kendilerine ‘vatan’ aramak durumunda kalmalarıydı. Çünkü çizilen her yeni sınır, kimi kimlikler için bir tür gurur verici söyleme eşlik ederken, başkaları için yeni göç yolları anlamına geliyordu. Göç literatüründe kitlesel hareketleri vurgulamak için kullanılan ‘muhacirlik’ ve ‘mübadillik’ kavramları da bu sürecin ürünüydü. Daha kötüsü ise, ‘kenarda bırakılan sosyolojik grupların’ sadece göç etmek zorunda kalmaları değil, kendilerini kabul edebilecek bir ‘vatan’ bulma zorluklarıydı. Yani bazı kimlikler/gruplar için muhacirlik de ulaşılabilir bir imkân değildi.
Üzerinden birkaç yüzyıl geçmesine karşın, yeni sınırlar çizme arayışlarının hâlâ bitmemesi, milliyetçi politik tahayyüller ile sosyolojik sınırların uyumsuzluğundan kaynaklanmıştır. Bu uyumsuzluğun ürettiği sinir harbi devrederek bugüne gelmiştir. Dünyanın hemen her yerinde sosyolojik olguları kabul etmek yerine, tasfiyeye yönelen modern/milliyetçi tahayyüllerin ürettiği politikalar bugünkü kimlik gerilimlerinin de temel nedeni olmaya devam ediyor.
***
Gerçek şudur ki pek çok başka coğrafyada olduğu gibi, Ortadoğu’da da çizilen sınırlar da hiç bir zaman bölgenin sosyolojik manzarasına uygun olmadı. Dahası bu sınırları çizme sürecinde ilgili sosyolojik gruplar kendilerini temsil edemedi ve onlar adına kararları başka aktörler verdi. Üstelik karar vericiler, muhatap almadıkları çeşitli sosyolojik gruplar üzerinde her türlü müdahaleyi de kendilerine ‘hak’ olarak gördüler.
Sosyolojinin penceresinden baktığınızda konu gayet sade ve açıktır. Fırat’ın batısında yaşayan kimlikler için hak olan ne ise, doğusunda yaşayanlar için de odur. Esasen bütün kimliklerin, haklarıyla yaşadığı bir siyasal sistemin inşası, yine bu çoğul sosyolojik manzaranın gereğidir. 21 yüzyılda sınıfların, kültürlerin, kimliklerin ‘sinir harbi’nden çıkabilmelerinin yegâne yolu da budur. Sosyolojik sınırlara müdahale etmeyen ve sosyolojik gruplar için ortak hakları esas alan yeni bir siyaset dili, hali ve nihayet sisteminin üretilmesi bu açıdan en büyük politik ihtiyaçtır. Her ‘ulus’un kendisi için hak gördüğünü, diğerleri için de kabul ve deklare etmesi de bu ihtiyacın bir gereğidir. O zaman sınırın öte yanında bir ‘düşman’ değil, kendisi gibi bir topluluk, bir kültür, bir kimlik olduğunu ve onunla aynı sınırlar içinde yaşamanın pekâlâ mümkün, olağan ve insani olduğunu görebilecektir.


