Google Play Store
App Store
Şırnak’tan Muğla’ya doğanın sessiz çığlığı…
Fotoğraf: MA

Rojhat DİLSİZ - Avukat

Uzunca bir süredir iklim krizinin doğrudan etkisi olarak görülen Ege ve Akdeniz bölgelerinde yaşanan büyük çaplı orman yangınları, ülkenin ciğerlerini yakmakla kalmadı, milyonlarca insanı derinden sarstı. Binlerce hektarlık ormanlık alan yok olurken yalnızca ağaçlar değil, barındırdıkları canlılar, köylülerin geçim kaynakları ve doğayla kurulan kadim bağlar da bu yangınlarla beraber kül oldu.

Bir türlü önü alınamayan yangınlar, doğa ile kurduğumuz dengesiz ilişkinin ve çevre politikalarındaki eksikliklerin dramatik bir sonucuydu esasında. Ancak Şırnak’ta yaşananlar, yangın kadar yakıcı ama çok daha sessiz bir felaketi temsil ediyor.

Ege ve Akdeniz’de ormanlar yanarken, Şırnak’ta ormanlar sistematik olarak kesiliyor, yakılıyor, yok ediliyor. Bu tahribat bazen güvenlik gerekçesi, bazen enerji projeleri, bazen de ekonomik rant adı altında meşrulaştırılabiliyor.

2021 yılında Şırnak Barosu olarak, bölgedeki kömür madenciliğinin neden olduğu çevresel tahribatı kapsamlı şekilde ortaya koyan 6 sayfalık ilk raporumuzu hazırladık. Bu rapor yalnızca madencilik faaliyetlerinin doğa üzerindeki etkilerini değil, aynı zamanda yöre halkının yaşam koşullarındaki bozulmayı, su kaynaklarının kirlenmesini ve ekosistemde yaşanan geri dönüşü zor zararları ayrıntılı biçimde ele aldı.

Bu dönemde hazırladığımız her rapor ve açtığımız her dava yeni süreçleri beraberinde getirdi. Mevcut tahribatlardan haberdar olmamızı sağlayan bu süreç, Şırnak'ın can damarlarında yeni yaralar açıldığını gösterdi bize.

Her açıklama ve çalışmamızdan sonra, Şırnak’ın doğasında yeni bir katliamın izlerine tanıklık ettik. Bir ormanlık alanın yasadışı biçimde yok edildiğine dair belgeyi paylaşır paylaşmaz, başka bir vadide yüzlerce ağacın kesildiği haberi geldi. Su kaynaklarının kirletildiğine dair raporlar sunarken, bir başka yerde madencilik faaliyetlerinin çevreye verdiği zarar gün yüzüne çıktı.

Takip eden süreçte, Şırnak’taki ormanların kontrolsüz ve hukuka aykırı şekilde kesilmesine karşı kapsamlı bir hukuki mücadele başlattık. Ağaç kesimlerinin sahada tespiti, belgelenmesi ve sorumlular hakkında suç duyurusunda bulunulması sürecini sistematik biçimde yürüttük.

Bu çerçevede, Kamu Denetçiliği Kurumu’na (Ombudsmanlık) yaptığımız başvuru, devletin Anayasa ve uluslararası sözleşmeler çerçevesindeki çevreyi koruma yükümlülüğünü ihlal ettiği gerekçesiyle atılmış önemli bir adım oldu.

Konuya ilişkin olarak Greenpeace, WWF (Doğal Hayatı Koruma Vakfı) ve ÇEKÜL gibi ulusal ve uluslararası çevre kuruluşlarına yaptığımız başvurular da ne yazık ki sonuçsuz kalmıştır. Özellikle Greenpeace, başvurumuzu “güvenlik gerekçesi” kapsamında değerlendirerek konunun kendi uzmanlık alanları dışında olduğunu tarafımıza bildirmişti.

Önemle belirtmek gerekiyor ki bu süreçte karşılaştığımız en büyük engel, bölgedeki güvenlik politikaları oldu. Yetkili kurumlar ve uluslararası örgütler, güvenlik gerekçesiyle sahaya müdahale edemediklerini, denetim yapmanın önünde ciddi bariyerlerin bulunduğunu açıkça belirttiler. Bu “güvenlik bariyeri” hem doğa tahribatının görünmez kalmasına yol açtı hem de hukuki süreçlerin işlemesini zorlaştırdı.

Sonuç olarak, çevresel yıkımın önüne geçmek için gerekli adımlar atılamadı ve bölgedeki ekosistem giderek daha büyük tehlike altında kaldı. Ne acıdır ki bugün hâlâ Şırnak Barosu aynı hukuk mücadelesini devam ettiriyor ancak yetkililerden bu anlamda herhangi bir geri dönüş halen alınabilmiş değil.

Güvenlik gerekçesi adı altında kesilen ormanlar, baraj projeleriyle sulara gömülen vadiler, kontrolsüzce ilerleyen madencilik ve petrol faaliyetleri; Şırnak’ta yıllardan beri süregelen bir ekolojik kıyımı da gözler önüne sermektedir. Bu yazıda, özellikle orman tahribatı odağında, Şırnak’taki doğa katliamlarını çok yönlü biçimde ele alacak, bu sürecin nedenlerini, sonuçlarını ve toplumsal yansımalarını inceleyeceğiz.

1- ORMAN TAHRİBATI: CUDİ, BESTA VE GABAR’DA NE OLDU?

Son yıllarda Şırnak’ın adı artık yalnızca dağlarında meydana gelen çatışma haberleriyle değil, bu dağlarda yankılanan testere sesleriyle anılır oldu. Cudi, Gabar ve Besta bölgeleri; Türkiye’nin biyolojik çeşitlilik açısından en zengin ormanlık alanlarından birkaçıyken, 2020 yılından itibaren bu bölgelerde başlayan sistematik ağaç kesimleri, yerel halkın deyimiyle bir “DOĞA SOYKIRIMI”na dönüştü.

Yetkililer bu kesimleri genellikle “güvenlik gerekçesiyle orman temizliği” olarak açıklarken, kesimlerin kapsamı ve yöntemi bu söylemi aşan bir gerçekliği ortaya koydu. Korucular eliyle yürütülen kesimler, ihale yoluyla taşeron şirketlere devredildi ve milyonlarca ağacın yok edilmesine neden oldu.

Yıllardır devam eden bu doğa tahribatının ekolojik olduğu kadar toplumsal sonuçları da var kuşkusuz. Hayvancılık ve arıcılık yapan ailelerin geçim kaynakları yok oldu, birçok yerli köylü bulunduğu coğrafyadan göç etmek zorunda kaldı. Bölgedeki ekolojik döngünün bozulması sadece doğaya değil, toplumun her kesimine ağır bir bedel ödetiyor.

2- BARAJLAR VE SULAR ALTINDA KALAN VADİLER: ÊWİL’DEN YOK OLAN EKOSİSTEME

Şırnak’ta doğaya yönelik tahribat sadece ağaçların kesilmesiyle sınırlı değil; suyun gücünü kontrol altına alma bahanesiyle inşa edilen baraj projeleri, bölgenin doğal habitatına kalıcı zararlar veriyor. Güvenlik politikaları çerçevesinde geliştirilen bu projeler genellikle “halkın enerji ihtiyacını karşılamak” gibi gerekçelerle meşrulaştırılmaya çalışılsa da, barajların konumlandığı yerler ve etkileri bu açıklamaların ötesinde bir tabloyu ortaya koyuyor.

Bölgede buna ilişkin en çarpıcı örneklerden biri Êwil Vadisi’dir. Cudi Dağı’nın eteklerinden akan nehirlerin şekillendirdiği bu eşsiz vadi, binlerce yıl boyunca hem zengin bir ekosisteme hem de onlarca köye yaşam verirken, bölgede inşa edilen barajlarla birlikte vadi büyük ölçüde sular altında bırakıldı. Bunun sonucunda sadece doğal yaşam değil, tarım alanları, tarihî köy kalıntıları ve yaban hayvanlarının göç yolları da yerle bir edildi.

Bu barajların yarattığı tahribat yalnızca ekolojik değil, aynı zamanda sosyolojik bir yıkım anlamına geliyor. Vadinin etrafında yaşayan aileler, su altında kalan tarlaları nedeniyle geçim kaynaklarını kaybetti; bazı köyler tamamen boşaltıldı. Suya teslim edilen bu alanlar, aynı zamanda halkla doğa arasındaki tarihsel, kültürel ve duygusal bağın da kopuşu gibi tehlikeli bir sürece evrildi.

3- MADEN VE PETROL FAALİYETLERİ: DAĞLAR DELİK DEŞİK, SESSİZ BİR ZEHİRLENME

Son yıllarda Şırnak, sadece ağaç kesimleri ve barajlarıyla değil, aynı zamanda yoğun maden ve petrol arama faaliyetleriyle de doğrudan hedef alınan bir coğrafya hâline geldi. Gabar ve Cudi dağlarında yoğunlaşan bu faaliyetler, “enerji bağımsızlığı” ve “bölgesel kalkınma” adı altında yürütülse de, gerçekte bölge halkının doğası ve yaşam alanları pahasına ilerleyen bir ekolojik yıkım zinciri yaratıyor.

Özellikle 2023 ve sonrasında artan petrol sondajları, bölge dağlarını metal kulelerle, yolları ağır iş makineleriyle, orman içlerini ise şantiye alanlarıyla kapladı.

Maden arama faaliyetleri de bölge ekosistemine ciddi zararlar vererek ilerliyor. Dağ yamaçları dinamitlerle parçalanıyor, madenlerin çıkarım sürecinde tonlarca toprak yer değiştiriyor. Doğal denge bu süreçte alt üst olurken, yaban hayvanlarının yaşam alanları daralıyor, endemik bitki türleri ise geri dönüşü olmayan şekilde yok oluyor.

4- SONUÇ: TEK BİR AĞAÇ KALMAYANA KADAR MI?

Şırnak’ta yaşanan doğa katliamı, sadece bir coğrafi bölgenin değil, tüm ülkenin ekolojik hafızasının sistematik olarak silinmesi anlamına geliyor. Aynı dönemde Türkiye’nin batısında, özellikle Ege ve Akdeniz kıyılarında çıkan ve günlerdir süren büyük çaplı orman yangınları ise doğaya karşı ihmalkârlığın ve yetersiz müdahalelerin bir diğer yüzünü ortaya koyuyor.

Biri “güvenlik” gerekçesiyle, diğeri “kaza” ya da “iklim krizi” bahanesiyle… Ama sonuç değişmiyor: Ormanlarımızı ya testereyle yok ediyoruz ya da alevlere teslim ediyoruz.

Bu koşullarda, doğa tahribatına karşı verilen mücadeleler yalnızca bölgesel değil, aynı zamanda ulusal ve küresel düzeyde bir çevre adaleti mücadelesine dönüşüyor.

Şırnak’ın da, Muğla’nın da, Artvin’in de ormanları bu ülkenin ortak akciğeridir. Bu ormanlar kesildikçe, yandıkça yalnızca ağaçları değil, geleceğimizi de yitiriyoruz. Doğayı korumak, yaşam hakkını ve gelecek kuşakları korumaktır.

Gelecek nesillere yaşanabilir bir çevre bırakmak hepimizin ortak sorumluluğudur...