Sokaktan kaç, Survivor’ı aç!
Patlamanın ardından köşenin şimdiye kadarki en kısa yazısıyla “Ne yazacaksın?” derken, çoktan yönetemez hale düşmüş yöneticilerin boş konuşmalarına isyan ediyordum. Sorumsuz yetkililerle yönetilen bir ülke oldu Türkiye ve dünyanın en vahim olayları yaşanırken bile bir “yönetici”nin çıkıp sorumluluk almaması, sadece ölü yaralı sayıp sorumluluğu kendileri dışında herkese ve her yere dağıtması iktidarın temel özelliği oldu.
Buna alışmamalıyız işte; onlarca canın yitirildiği olayların ardından, yetkililerin sadece boş laflarla “idare” etmesine “Yeter artık” demeliyiz.
Terör, şiddet, barbarlık, vahşet… Bunlar kendilerine uygun iklimde gelişirler. O iklim, sorumsuz yetkililerin boş konuşmalarını “Bir şey yapmak” olarak sundukça yaygınlaşıyor.
Bir şey yapmaktan anladıkları “terör tanımını genişletmek.” İktidara geldiklerinde çare olarak söylediklerinin tam tersi çare oldu şimdi: Terörü yeniden ve daha geniş tarif edecekler. Artık köşe yazan, haber yapan gazeteci, konuşan sanatçı, ülke gerçeklerine ucundan kıyısından dokunan öğretmen, akademisyen “terörist” ilan edilip cezalandırılacak! “SİLAHSIZ TERÖRİST” tanımı ve dönemi başlayacak.
İşi her oyunda bir başka karaktere bürünmek olan bir oyuncu, misal, geniş terör tanımlı yasalarla da donatıldığımızda, “Gerilla annesini oynamak istiyorum” dediği için işinden aşından olmakla kalmayacak, “teröristlik”ten cezaevini de boylayacak.
Henüz o geniş tanımlar yapılmadan teröre, uygulaması geldi bile; bir bildiriye imza attılar diye üç akademisyen cezaevine gönderildiler, teröre destekten.
Amaç belli; onlara yapılanı gören diğerleri sussun, pussun, evine kapansın… Kapanıp Survivor izlesin!
Bunu kabul etmemeliyiz işte, kanıksayıp alışmamalıyız!
Bir otobüs durağına dalıp; evlerine ulaşmak için belediye otobüsüne mecbur olanları, ayın sonunu zor getiren memuru, emekliyi, yoksul emekçiyi, bir başka dünya hayali kuran üniversiteli genci, üniversiteye hazırlanan liseliyi, anne karnındaki bebeği hatta, halkı kısaca, katletmenin de adını koymalıyız: Halk düşmanlığı, alçaklık!
Bunu bir başka yerde yapılanlarla, intikamla, etme bulma ile açıklamak; tarih boyunca dünyanın dört bir yanında “halk adına” mücadele edenlerin, halka en küçük bir zarar gelmemesi için kendilerini feda edişlerinin binlerce örneğiyle dolu, onurlu ve tertemiz geleneklerini lekelemek olur ancak.
Bunu da kabul etmemeliyiz, alışmamalıyız!
Bölgenin istikrarsızlaştırılması değirmenine su taşıyıp, ülke istikrarsızlaşırken bütün yetkileri elinde toplamış olanların, böyle onar yüzer ölmemizi “istikrarsızlaşmaya” bağlayıp, özgürlüklerimizden bir parçayı daha ham etmeye hazırlandıkları ortada.
Tabii ki, güvenlik istiyoruz. Yaşamlarımızdan endişe etmeden sokaklarda dolaşmak, çocuklarımızın, eşlerimizin, sevgililerimizin otobüs duraklarında paramparça olabileceklerinden endişe etmeden onları işe, okula göndermek istiyoruz. Ama polis devleti istemiyoruz! Polis devleti istemiyoruz, çünkü terörün ve şiddetin en fazla zemin bulduğu ülkelerin, özgürlüklerin de en fazla kısıldığı ülkeler olduğunu biliyoruz. Ya da tersini; özgürlüklerine gıpta ettiğimiz hangi ülke böyle şiddet sarmalı içinde?
Yaşadıklarımız bir sonuç. Suriye politikasının, Kürt politikasının, sorumsuz yetkililerce yönetilmenin sonucu… Bu nedenler ortadayken, terör tanımı ne kadar genişletilse de, sokakta polis ne kadar görünür kılınsa da benzer sonuçlarla karşılaşmaktan kurtulamayız.
Böyle bombalar Kabil’de, Beyrut’ta, Mogadişu’da Kahire’de patladığında bize çok uzak görünürdü oralar. Bizden uzak ölümleri çoktan kanıksamış, umursamaz olmuştuk. Şimdi, son 5 ayda yaşananlarla o kentlerin hepsini geride bıraktı Ankara. Bağdat’la yarışıyor.
Ve bir yandan sokaklar, meydanlar boşalır, insanlar bağımlısı oldukları AVM’lerden kaçışırken, televizyon önüne yığılıyorlar. Kızılay’da patlama olduğu gece en çok izlenen program Survivor oluyor!
İşte bunu da yapmamalıyız; Kızılay’a da Bağdat, Kabil kadar yabancılaşarak, sokaklardan kaçıp Survivor açmamalıyız!


