“Bak Acun, seni severim. Milliyetçisin, müminsin, puştun önde gidenisin. Senin gibi adamları severim. Hepimiz severiz... Ama anlayıp anlamadığını iyice kontrol etmem gerek. Bir kez daha soruyorum. Anladın mı beni?”

“Abi estağfurullah, şeref verdin sözlerinle. Beni bilirsin, sizin köpeğinizim abi ben. Anladım diyorsam, mesele kalmaz abi.”

“Kaç Kürt’ün kanı var biliyor musun bu tabancada? Yeni mezun bir gençken saldılar beni Diyarbakır’a, en leş heriflerle: itirafçısıyla, hizbullahçısıyla bir olup tak diye adam indirdim ben. Matrix değil bu, gerçek hayat. Enseye tek mermi... Ne dizdeki bağ kalır, ne kas, ne eklem. Çuval gibi yığılırsın yere. Çarşı ortasında on sekiz yaşında teröristleri vurdum. Bir kişi bakamaz, bir kişi müdahale etmez... Arabadan inerdim, doğrudan hedefe yürürdüm. Ensene değsin ister misin?”

“Abi namluyu başka yöne çevirsen, ne olur ne olmaz...”

“Burada konuştuğumuz konulardan bir kelime dışarı çıkarsa, cehennem tv’ye transfer olursun. Koşu bandında kalbin sıkışıverir Acun. Anlaşıldı mı?”

“Ne yanlışımı gördün şimdiye kadar? Niye böyle üstüme geliyorsun? Sen ne emredersen o. Hiç merak etme.”

“Bak, bütün mesele son üç dakika... Dünya o ana kilitlenecek. Çocuğu konuşturmaya mecburuz aksi halde komplo var derler. Bırak ne söylerse söylesin, isterse Allah’a küfretsin, sen sadece gülümse. Zaten tüm tezgah kurulu. O noktadan sonra ne söyleyebilir ki insanları şaşırtacak? Biz buna sedasyon veriyoruz arada, gazı alır almaz mutluluktan uçuyor, ağaçlara filan tırmanıyor. Sedasyon çektin mi Einstein olsan saksıya dönersin. Yani işin zor değil. Yirmi dakika babası diye yutturacağımız adamla konuşacaksın, sonra üç dakika çocukla. Üç dakika kazasız belasız bitince sen, ben, bütün dünya rahat nefes alacak. Çocuğa sahte babasının isteğiyle medya yasağı konulacak ve görev tamamlanacak. Efsaneyi tüketmiş olacağız. Bir daha da kimse çocukla konuşamaz, Kayıp Çocuk harbiden kaybolur gider...”

“Şimdi ne yapıyor abi?”

“Kim?”

“Kayıp Çocuk...”

“Şimdi mi? Saat onbir... Selçuk Candansayar diye bir profesörle konuşacaktı tam şu anda. Birgün gazetesinden. Bu işin arkasında bu herifler var mı diye de kıllanıyorum. Bunu aklında tut, ne hizmet, ne ergenekon, her taşın altında bu Birgüncüler vardır. Türkiye’de nerede kilit pozisyon, orada bir tane vardır bunlardan. O muhabir mesela, apayrı bir hikaye, hatta roman olur. “

“Birgün gazetesi bizden değil mi?”

“Bugün değil la Birgün, Birgün... Oğlum şu genç kızlardan kurtar kendini, yoksa ben bir şey yapmadan kendin gidicen kalpten. Bu kafayla işin içine sıçacaksın diye korkuyorum. Sana güvenebilir miyim Acun? Bana doğruyu söyle, güvenebilir miyim? Beyaz da adamımız, beceremeyeceksen çıkartalım seni devreden.”

“Vallahi hayatım boyunca böyle baskı altında kalmadım. Çok üzüyorsun kardeşini.”

“Ulan bir sen mi baskı altındasın? Beni düşünsene... Benim de bir ensem var, yok mu sanıyorsun? Başbakanı bile indirir bunlar. Kimsenin şakası yok.”

“Niye Amerikalılar alıp gitmedi ki abi bu çocuğu? Niye bu bela bizim başımızda?”

“Çünkü Türkiye’de bulduk ve bu bela bizim belamız. Bir kelime İngilizce bilseydi, Amerika çoktan alıp götürmüştü bunu. Türkçe’den başka bir şey bilmiyor koduğumun uzaylısı.”

“Fuck you demeyi biliyor.”

“O kadarını herkes biliyor.”

“Bu Yaşar Niçe denilen adamı nereden buldunuz? İsmi bile faul. Ben de gazetelerden okuduğum kadar biliyorum.”

“O adam Allah’ın bir lütfu... Kaş’ta dağın tepesinde yolu bile olmayan bir evde yaşayan bir meczup. Eski solcuymuş... Kafayı sıyırmış tabi sonradan. Herif kitap gibi konuşuyor. Unabomber misali, onu da bilmiyorsun değil mi? Neyse. Yaşadığı yerde bile neredeyse tanınmıyor, öz kızı on yıldır görmemiş. Çoktan ölmüş kimsesiz bir İngiliz kadınla aşk yaşamış diye tezgahı kurduk. Hesapta Kayıp Çocuk’un annesi o kadınmış, çocuğu bırakmış gitmiş falan filan.. Sonra bu herif de çocuğu özel yetiştirmiş, sırf bu iş için. Büyük operasyon. Her işin arkasında CIA var. Tek kusuru yok bu operasyonun.”

“Ya adam canlı yayında gerçekleri itiraf etmeye kalkarsa?”

“İmkansız. Onu önce kanser yaptık. Kendi ölüm haberini almanın travmasını bilir misin? Eski taktiktir, hep işe yarar. Hem Kayıp Çocuk’u, hem de kızını koruyacağını düşündü. Kızı Amerika’da. Milyon doları şak diye yatırdım hesaba.”

“İstediğiniz kişiyi kanser yapabiliyor musunuz?”

“İstediğim kişiyi ibne bile yaparım. Bunları unutma Acun. Benim gücümü küçümseme. Bak seni seviyorum, beğeniyorum. Annem bile seviyor. Sende şeytan tüyü var. Ama bil ki hayatın, hatta dünyanın mutluluğu o geceye bağlı. Milyarlar canlı yayında sizi izleyecek. Kayıp Çocuk’a mikrofon verdiğinde, o ne konuşursa konuşsun topu çevireceksin. “Bu adam babam değil” filan dese dahi sözünü kesmeyecek ve soğuk kanlı davranacaksın. Üç dakika Acun. Kayıp Çocuk belasından kurtulmak için üç kısa dakika... Sonrayı bize bırak.”

“Beni hiç ilgilendirmez ama sonra ne yapacaksınız? Yani çocuğu?”

“İşe yarayacağını bilsek aklından geçeni çoktan yapmıştık. Kayıp Çocuk’u biz değil, sen öldüreceksin. Kamerayı ensesine dayayıp, düğmeye basacaksın. Çarşının ortasında yıkacaksın onu... İtibarsız bir yalancı, deli bir babanın yetiştirdiği hasta bir çocuk haline getireceksin. Mermiyle bir şey ölseydi, dünyada Kürt kalmazdı. Sen onu kamerayla öldüreceksin. Anladın mı beni? Birini efsane yapmak istiyorsan bedenini, yok etmek istiyorsan itibarını öldür... Üzerindeki görevin büyüklüğünü anladın mı? Ya bu çocuk, ya tüm dünya. Onu kimse sevmiyor, kimse istemiyor. Bu gece bir infaz gecesi olacak. İnsanlar sorgulamak istemez, inanmak ister. Bu şeytana karşı, tanrının yeryüzündeki gölgesisin. Görev sana verildi, gurur duy, beni pişman etme sakın. Son üç dakika Acun, son üç dakika... Ne yapabilir ki, ne diyebilir ki? Hepimiz kumanda odasında olacağız. Hadi koçum benim. Adamım benim. Göster yeteneğini.”