Sonbahar Hevesi...
Bulutların gölgesi kentin gürültüsüne karışıyor. Alışveriş humması, trafik karmaşası sanki sokakların hafızasını silip süpürmüş. Jean Jaures'in öldürüldüğü kahvede, aklınızın derin sularında başıboş yüzüyorsunuz. 1914'ün o savaş çığlıkları ve 1968'in o uçarı hayalleri arasında öylece bakıyorsunuz gelip geçen insanlara. Belki o günlerden kalan tek şey şu kahve kokusu. Sonra Paris'in uğultusunun içinden yürüyüp, kentin tam orta yerinde, bir büyük ve sonsuz suskunluğun içine giriyorsunuz. "Le pere Lachaise Mezarlığı"na. Bütün sesler dışarıda kalıyor. Caddeleri, sokakları, heykelleri, anıtları ile başka bir kent burası, bütün mezarlıklar gibi.
Sonbahar yaprakları örtmüş her yanı. Ağaçlar çırılçıplak. Görkem ve yalınlık burada da mahallelere ayrılmış. Ama onlar bütün zamanların tanıkları olarak bir arada. Moliere, Proust, Mandel, Daladier, Montand, Lefevre, Morrison, Champollion, Compte, Signoret, Modig-liani, Piaf, Chopin, Apollinaire, Balzac, Bellini, Bizet, Blanqui, Bloch, Braudel, Callas, Colette, La Fontaine, Melies... Yılmaz Güney, Ahmet Kaya ve daha niceleri. Aslında İstanbul'da da sık yaptığın bir şey bu. Ama bu kadar, hayatın içinde varlığını sürdüren, tanıdık insanı birlikte ölüm komşuları olarak görmek...
Şiirlerini, şarkılarını, inançlarını, masallarını, politik öngörülerini, öykülerini, araştırmalarını, buluşlarını, resimlerini, anılarını, filmlerini yaşayan dünyaya bırakmışlar. Onlara dokunmayı sürdürüyor insanoğlu. Aralarında dolaşırken dizeler, cümleler, görüntüler, tınılar eşlik ediyor. İhanetler ve yaşama hevesleri... ölümle hayat arasında bir yarılma duygusu bu.
Biraz sonra yine kente ve uğultuya karışacaksınız. İçinize sızan hüznü okşayarak gü-lümserliğe ve aşka ve yaratıcılığa dair duygular kurmaya çalışacaksınız. Onlar yalnızca Paris'in değil, dünyanın ta orta yerinde... evlerde, zihinlerde, okullarda, kütüphanelerde, salonlarda, sokaklarda yaşama hevesi olarak duruyorlar. Her şeye rağmen...


