Google Play Store
App Store

İhtiyacımız, daha çok ceza ve daha fazla cezalandırma değil; ortak bir yaşam hissi ve sorumluluğuna yönelik kamucu bir sosyal çocuk adaleti anlayışı ve çocukluğun özen gösterilmesi gereken bir kategori olarak geleceğin teminatı olduğu gerçeğini tekrar keşfetmek olmalıdır.

Sönümlenen kamu ve örselenen çocuk adaleti
Fotoğraf: AA (Arşiv)

Boran Ali Mercan - Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi

Modern ceza adaletinin temel prensiplerinin ağır bir kamuoyu baskısı altında olduğu bir süreci tecrübe ediyoruz. Türkiye’de şiddet suçlarının kamusal görünürlüğünün arttığı bir dönemde çocuk failler tartışmanın odağına yerleşmiş durumda. Kamuoyunda suça sürüklenen çocukların sansayonel fiilerine yönelik giderek artan tepkiler, çocukluğun dikkatle ele alınması gereken ayrı bir insani durum ve kategori olduğunu vurgulayan modern görüşün altını oyar nitelikte. Fiilin yarattığı sansasyon, kamuoyunda yer bulabilmesi ve ülkede yerleşikleşen adaletsizlik algısı modern ceza adaletinin, çocuk adaleti oluşturacak şekilde yaş kategorilerine getirdiği farklılaşan yaptırım ağırlıklarını sorgulatmaya başladı. Kamuoyundaki, aslında orta ve üst sınıf menşeli, genel korku ve adaletsizlik hissinin alt sınıf şiddet sorununa odaklaşarak ses buluşu, şiddet ve adaletsizliğin temel kaynağı olan sistemik özellikleri ıskalıyor. Daha fazla ve daha ağır cezai yaptırımlarda ortaklaşan kanılar, çözüm olarak getirilenin aslında sorunun temel kaynağı olduğunun farkında değiller. Bugün Türkiye’de nerdeyse tüm hapishaneler dolmuş durumda. Mahkumların üçer vardiya yatak paylaştığı bir infaz rejiminden bahsediyoruz. Avrupa Konseyi ülkeler arasında Türkiye cezaevi nüfusu bakımında birinci sırada. Temel ceza siyaseti sadece “içeri atmak” olan cezalandırıcı bir rejimde (punitive) cezaların eksikliğinden ziyade fazlalığını konuşmamız gerekir. Cezalandırmayı asli işlev kabul edip alternatif adalet pratiklerini mesafelemiş bir ceza siyasetinin sosyal siyasetten koptuğunda sonuç bu maalesef.

David Matza’nın  Çocuk Suçluluğu ve Sürüklenme [Delinqeuncy and Drift] (1964) adlı meşhur eserindeki temel sava göz atmak yararlı olacaktır. Suça sürüklenen çocuk kavrayışı da bu temelde anlaşılabilir. Buna göre, çocukluk kendinde masumluğu veya kötülüğü mutlak olarak barındırabilecek bir durum ya da oluş değildir. Her yetişkinin geçtiği bir evre olarak çocuklukta insan sosyo-kültürel etki ve öğrenmeye, yaşamın sonraki aşamalarına göre, daha açık bir varlıktır; çocuklar çevrelerindeki etki ve uyaranlara karşı değişen ölçüde normlara uyum ve normlardan sapma arasında gidip gelirler. Eğitim ve pedagoji bu nedenle önemlidir. Aydınlama düşüncesi ve modernite akılcı ve üretken makbul yurttaşlar yetiştirmek için çocukluğa odaklanır; çocuk eğitilerek dönüştürülecek ve böylece ulusun gelecekteki refahı ve zenginliğini sağlayacak bir kategori olarak ele alınır. Bu  nedenle, çocukta suçluluk/sapkınlık ne bir yaşam tarzı ne de kişiliği zaten gelişim aşamasında olan çocuğun görece stabil kimlik katmanlarından biridir. Suç, çocuklar için arızidir; süreğen bir yaşam tarzı ve kariyer olarak kabul edilemez. Çocukların oluşturduğu gençlik çeteleri ve karıştıkları şiddet de bu görüş çerçevesinde geçici kabul edilir. Gençlik çeteleri, çocukların ve gençlerin yaşamlarında karşılaştığı sorunlara ilişkin kolektif bir yanıttır. Sorun çözüldüğü ölçüde de geçicidir. Eğer maddi (yemek, içmek, barınmak, hayatta kalmak, vb.) ve sembolik (sevilmek, sevmek, saygı görmek, vb.) sorunlar geçmezse çeteler kalıcılaşır. Kuzey ve Güney Amerika’da çetelerin, İtalya’da mafyanın kurumsallaşarak süreğenleşmesi biraz da yerel sorunların kronikleşmesiyle ilgilidir. Tarihsel olarak incelenirse, kentlerde piyasa sisteminin; kırda kapitalizmin ve kırsal yapıların yarattığı çelişkili eklemlenmenin yol açtığı yapısal sorunlar, bireylerin tekil olarak baş edebilecekleri bir şey değildir. Kolektif güçle aşılabilir ancak. Benzer bir mantığı, silahlı örgütlerin mücadelesi bakımından da düşünebiliriz. Sorun çözülürse silahlı örgüte gerek kalır mı? Gençlik çetelerini de böyle ele almak gerektiğini düşünüyorum.

KOLEKTİVİTE OLMADAN ISLAH OLMAZ

Suç işlemek çocuk için toplumsal değerlerin mesafelenebildiği ve etkisinin nötrleştirildiği bir ara yüzey, bir tür geçiş sürecidir. Ancak suçlu kültürel dokusu ve akran grubuna sürekli maruz kalmaktan ötürü belirli zihinsel ve bedensel eğilimler çökelir, yapılaşır ve zamanla bir kariyere dönüşme potansiyeli  yaratır. Tam da burada müdahalenin rolü önemlidir. Cezai refah devleti (penal welfarism) anlayışı çocuğun işlediği suça bir yaptırım uygularken aynı zamanda onu topluma yeniden kazandırmaya çalışıyordu. Ceza siyaseti de bu eksende sosyal siyasetle birleşiyordu. Ki adli sosyal hizmetler diye bir alan var. Islah mantığı, şu ya da bu şekilde “yoldan çıkmış,” “sapmış” bir çocuğa üyesi olduğu toplumun normlarına uyum eğilimini ve böylece kendisiyle toplum arasında parça–bütün ilişkisini kurabilme yetisi kazandırmayı hedefler. Çocuk adaletinin ortaya çıkışı buna dayanır; koruma ve rehabilitasyon odaklıdır.

Ancak, politik bir projenin parçası olarak, geride artık dahil olunacak bir bütün ve ortaklık duygusu olarak toplum nosyonu kalmayınca, çocuk da ıslah edilecek bir kategori olmaktan çıkıyor. Çocuğun topluluğun refahının gelecekteki teminatı olduğunu ileri süren bir anlayış ancak kolektife dair kurucu bir imge ve dilin, insanlar arasında ortaklık duygusunun bulunduğu bir zeminde mevcuttur. Karşılıklılık duygusunun ve pozitif bağların zayıfladığı, kişilerin birey ya da topluluk, cemaat veya kendi güvenli sitelerinde yaşayan ufak gruplara dönüştüğü durumlarda, artık, kolektifin ve kamunun esenliği gibi görüşler anlamını yitiriyor. Piyasa değer ve güçleri hakimiyetindeki neoliberal zamanlarda siyasetin ve kamu anlayışının ortak bir iyilik ekseninde kurulduğu söylemek güç. Bu nedenle, ceza siyaseti de refahı ve kamunun esenliğini dikkate almaktan giderek uzaklaşıyor. Temel mesele, artık, mübadele ekseninde kurulan bir toplumsallığın üyeleri olan bireylerin can, mal ve namusuna tehdit oluşturacak riskleri ortadan kaldırmak haline geliyor. Böylece, suç işleyen ya da işleme potansiyeli olan çocuk ortadan kaldırılması gereken bir “zarar” ve “risk potansiyeline” dönüşmekle kalmıyor; suç işlenmiş ve zarar ortaya çıkmışsa şayet, suçun kendisi çocukluk kategorisini iptal edip çocuğu yetişkinleştiren bir dönüme tekabül etmeye başlıyor. Ceza adaleti de bu riski ortadan kaldırmanın en iyi ve etkin yöntemi olarak görülüyor. Çocukluk kategorisinin risk kategorisiyle yer değiştirdiği bir sürecin eşiğindeyiz diyebiliriz.

Ancak bugün Türkiye’de ilginç olan, çocuğu topluma yeniden kazandırmak yerine çocuğun dahil olduğu topluluğu (ailesini) cezalandırmayı öneren söylemin dolaşıma girmesi. Modernlik öncesi ile modernlik sonrasını, hayret verecek şekilde, kesiştiren bu söylem modern ceza adaletinin dayandığı temel prensipleri sakatlamak bir yana; birey ve aile–cemaat–aşiret ekseninde yeni bir cezalandırma rejimini imliyor. Bu durum ise yurttaşlık anlayışına içkin kamu mantığında içerilemeyecek, toplumsal güç bakımından birbirinden farklılaşan, sadece kendi fertlerinden sorumlu aile–cemaat–kabilelere yönelik bir ceza siyasetini gündeme getirecektir. Böyle bir zaviyeden, Orta Çağ’da bir lordun kendi malikanesinde (mund) ya da toprağında çalışan serfin fiilerinden sorumlu olmasına benzer biçimde, aile üyelerinden sorumlu olan bir hane reisinin cezai sorumluluğu kaçınılmaz hale gelir. Bu takdirde, birey–toplum–devlet konfigürasyonunda bireyin kamuya olan sorumluluğu çerçevesinde anlam kazanan kamu davaları yerine aile ve cemaat davalarından bahseder hale geliriz. Kamuyounda cezalar artsın diye yükselen seslerin muhattabı olan siyasi iktidarın (varsa) yurttaşlık projesinin ve ortaklık tahayyülünün ne olduğu yükselen talebe nasıl yanıt verileceğinde oldukça belirleyici olacaktır.

KAMUCU ÇOCUK ADALETİ

Kanımca, bir diğer önemli nokta ise, suçun bir risk kategorisine dönüştüğü bağlamda, bu risklerin kimler için daha büyük bir sorun arz ettiği ve kimlerin sesinin daha çok çıkabildiğiyle ilgili. Realist kriminoloji uzun zamandır suçtan en çok mağdur olan kesimlerin alt sınıflar olduğunu, ancak en az seslerini duyurabilenlerin de yine bu kesimler olduğuna dikkat çekti. Şiddetin failleri olduğu kadar aslında en çok mağdurları da alt sınıflardır. Tek mesele, sadece görünmezler. Zengin bir ailenin çocuğunun katliyle gariban bir ailenin çocuğunun katlinin yarattığı etki ve kamuoyunda kalıcılığı aynı değil. Bunu bir acıyı diğerinden daha hafif ya da değersiz gördüğüm için söylemiyorum. Aksine, maalesef acıların temsili ya da görünmezliği de politik ve sınıfsal nitelikte. Türkiye’de her gün savcılıklara intikal eden akıllara durgunluk verici irrasyonel nitelikte nice şiddet olayının ne kadarını biliyoruz? Sosyal medya ve dijital platformlar sayesinde, sadece, daha fazla haberdar olmaya başladık. Medyatikleşen ile haber değeri taşımayan arasındaki fark, kriminolojideki kolluğa bildirilen–soruşturma açılan ile karanlıkta kalan suçlar arasındaki farkı andırır nitelikte. Güçlülerin sesini duyurabildiğini ve kamuoyunu örgütleyebildiği durumlarda cezaları artırma talebi karşılık bulursa—ki yeni yasa hazırlanıyor—suçtan zarar görenlerin vicdanı rahatlasa bile toplumun gelecek ortak iyiliğini kamucu bir anlayışla tesis etmeye çalışan anlayış sakatlanacaktır. Nitekim, devletin varlığını korumayı önceleyen İtalyan ceza yasasından esinlenen erken Cumhuriyet dönemi ceza yasası yerine; bireyin varlığı, onuru ve hürriyetini önceleyen Alman ceza yasasından ilham alan yürürlükte olan yeni yasa, ceza ehliyetinin belirli yaş kategorilerine (12 altı, 12–15, 15–18) göre farklılaştırarak çocuğun gelişimsel sürecindeki kusuru adalet ve orantılılık ilkeleri bağlamında dikkate alır. Bu mantık toplumu birbiriyle çatışma halinde olan aile–kabile–klan gibi topluluklar bütünü olarak görmez. Yasa ruhu itibariyle bireyin psikolojik ve sosyal gelişimine odaklaşırken, kusurlarının telafisi için bir eğitim ve rehabilitasyonu önceler. Daha da önemlisi bir süre sonra dahil olunacak bir toplumun varlığını ve sıhhatini ön-kabul eder.

İhtiyacımız, daha çok ceza ve daha fazla cezalandırma değil; ortak bir yaşam hissi ve sorumluluğuna yönelik kamucu bir sosyal çocuk adaleti anlayışı ve çocukluğun özen gösterilmesi gereken bir kategori olarak geleceğin teminatı olduğu gerçeğini tekrar keşfetmek olmalıdır.