Google Play Store
App Store
Sosyal bilimlerin “ne”si sosyal?
Fotoğraf: Freepik

Müslüm Kavut - Akademisyen

Sosyal bilimler ifadesi, tin bilimleri ve beşerî bilimler gibi terminolojik rakipleri karşısında hem ülkemizde hem de dünyada yaygın biçimde kullanılan bir ifade biçimi ve yaklaşım olarak öne çıkmaktadır. Gerçekten de bilimsel pratiğin yürütülme biçimlerinin ve bu biçimlere yönelik zihinsel kurguların “sosyal” niteliğine ilişkin bir sorgulamanın, halihazırda bilimsel faaliyetin yürütüldüğü ortam ve yürütücüsü olan “bilen öznelerin” yani bilim insanlarının temel motivasyonları, hedefleri ve aldıkları sonuçlar açısından yol gösterici bir başlangıç noktası oluşturduğu söylenebilir. Başka bir deyişle, bu yazıda mevzu bahis olacak temel mesele, sosyal bilimlerin nesi sosyal ya da bu sosyallik nereden çıkıyor ve ne ifade ediyor soruları. Bu sorular aynı zamanda, uygun ya da ideal bir sosyal bilimler pratiğine ilişkin kişisel eleştirilerimin de odağını oluşturuyor.

Sosyal ifadesi kelime kökeni itibariyle, latince “socios” yani yoldaş, ortak, müttefik, birlikte olan kişi anlamlarına geliyor. Bizim geleneğimiz içinde kullanılan içtimai ifadesi de, camia, cemaat kelimeleriyle benzer şekilde, toplanma/birarada bulunma anlamlarına işaret eden cem kelimesinden türetiliyor. Bu bütünlük ve birarada olma halinin bir yönü de, birlikte yapma ve yatay ilişkiler ağı içerisindeki etkileşimlerden beslenmeyi ifade ediyor.  Bu minvalde, sosyal bilimler de, “birlikte” ve etkileşim içinde eyleyen insana dair bir anlama ve açıklama çabasını merkezine alır. Yani, fen bilimleri ya da teknik bilimlerin, mutlak değilse de büyük ölçüde varsaydığı, bilen özne–bilinen nesne ikiliğini aşarak, özne–özne temelli bir ilişkiselliği betimler. Başka bir deyişle, sosyal bilimler, araştırma nesnesinin de dünyayı anlayan, yorumlayan ve dönüştüren bir insan-özne olduğu bir araştırma çerçevesini ortaya koyar. Bu nokta öylesine kritik ki, bana göre hem sosyal bilimlerin temel dayanağı hem de metodolojik rehberi niteliğinde.

Buna göre, ideal sosyal bilimci birlikte yaşadığı ve mesele edindiği insanı, bir laboratuvar hayvanı ya da nesnesi olarak basitçe ölçüp biçebileceği ya da klassifiye edebileceği bir denekten çok daha öte biçimde, dinamik ve özdüşünümsel bir özne olarak görmeli. Bu durum, yaygın bilimsel ve toplumsal ön kabullerin ötesine geçebilmeyi, karşısındaki kompleks ve dinamik özneye, kendini kurma ve yeniden kurma yetkinliği içerisinden bakabilmeyi gerektiriyor.

Bu bakış açısı biraz da baktığımız öznellik her ne ise ya da ne olarak kabul ediliyorsa, onun dışından bakabilmeyi, yani yaygın kanaatlerden, peşin hükümlerden ve toplumsal önyargılardan kopmayı içeriyor. Sartre, “ne olmuşsam o değilim” diyen, yani “geçmişinden tümüyle koparak özgürlüğünde ve kendini sürekli yeniden-yaratışında direten insan”dan bahsederken, üniversite kampüsünde dünyayı kurtaran orta-sınıf süper insanlardan değil, herkesten bahsediyordu ya hani. Yani, “kafasında kendine ve başkalarına dair temsiller canlandırabilen bir varlık bilinci” akademik unvan sahiplerine özgü bir nitelik değil. Ama böyle olduğunu varsaymanın size akademik unvan kazandırdığı kesin gibi bir şey. Bizde çok güzel bir laf vardır ya: “Körler sağırlar birbirini ağırlar”. Öyle olunca, insana ve onun yaratıcı-dönüştürücü gücüne dayalı bir bakışı sosyal bilimler pratiğinin merkezine koymak, bir beylik laf olarak söylenip geçilir ama hayata geçirilmesi o kadar da kolay olmayacaktır.

Bu içe kapalı akademik ekosistemin ve ürettiği epistemik şiddetin bir sonucu olarak, bilimin açıklayıcı gücüne ilişkin aydınlanmacı özün, özellikle sosyal bilimler açısından “verstehen”ci bir anlama ve empati kurma çabasını ve bunu mümkün kılacak bir yatay ilişkiler ağını duyumsamayı ve hayata geçirme becerisini içerdiği ise ustalıkla gözardı edilir ve gizlenir. Haydi olayı biraz daha somutlaştıralım. Çoğu zaman gerçek hayat, kurgudan çok daha absürttür. Sinemada ya da edebiyatta karşılaştığımız çarpıcı sahneler, aslında gündelik yaşamın kimi zaman görünür olmayan, kimi zaman da normalleşmiş şiddet ve çelişkilerini yansıtır. Biz de öyle yapalım ve zamanımızın geçer akçesi popüler bir konuda, mülteciler üzerine ODTÜ’de tez yazan ve Gaziantep’te çalışan birini kurgulayalım. Bu kişi, arkadaşının akşam yemeği teklifini, “o mahalleye gitmeyelim, orada çok Suriyeli var ve çok pis” diyerek reddetsin. Ne kadar tuhaf ve ne kadar tanıdık değil mi?

O zaman düşünelim. Akademik çalışmaların amacı dünyayı ve içinde yaşayan insanları anlamak ve onu daha iyi bir yer haline getirmek değilse nedir? Tahmin edeceğiniz üzere benim bir fikrim var: orta-sınıf, eğitimli ve seküler camianın bir kurgusal cenneti ve bir tür “Disneyland”ı olarak kampüse giriş bileti. “Homo Academicus”u büyük ve saygın hayali akademik cemaatin parçası haline getirecek, orda yiyip içip sosyalleşmesini, saygınlık ve tanınma devşirmesini sağlayacak ekonomik ve toplumsal sermaye, yani ekmek ve kariyer kapısı olmak.

Başka bir örneği, kendi deneyimimden vereyim. Yakın zamanda girdiğim tez savunmasında bir jüri üyesi, “Müslüm, sen senin gibi insanlarla, kendi arkadaşlarınla sohbet etmişsin” diyerek yaptığım nitel araştırmayı ve bu araştırma içinde yirmi beş kişiyle yürüttüğüm altmış saati aşkın görüşmeyi geçersiz kılmış ve tarihin çöp sepetine yollamıştı. Ya da, en azından o, öyle yaptığını düşünmüştü. Bu sonuca ulaşmasını sağlayan yegâne sebep de görüşmecilerden birinin oryantalizm sözcüğünü hem de yerli yerinde kullanması olmuştu. Taraftarlık üzerine yapılan bir çalışmada bu kabul edilemez çünkü toplumsal önkabullerle ve dolayısıyla üniversite hocasının kafasındaki taraftar imgesiyle uyuşmayan, kendi kendisini onaylayacak ve hatta toplumsal statüsünün biricikliğinin altını çizecek bir çerçeveye sığmayan bir tabloyu karşısında buluyor. Öyle ya, bu tür kavramları kullanmak kalem ehlinin işidir, futbol taraftarı dediğin okumaz, duyar. Bilmez, hisseder. Konuşmaz, bağırır. Biri ayaklar baş olmuş mu dedi yoksa? Demek ki muhalif orta sınıf öznenin de kendi kırmızı çizgileri var ve gerekli yerlerde devreye girmek konusunda uyanık ve mahir. Özellikle bilen-özne konumu tehdit edilirse.

Öte yandan, sohbet etmeyi bilimsel olarak değersiz ve geçersiz görmenin kendisi de ayrı bir sorun ve daha büyük bir sorunun da semptomu aynı zamanda. Sosyal bilimlerin bugünkü bilen-öznesi, kalem erbabı ve ehil kişisi, başkalarının hayatına değmekten, sohbeti bile değersiz görecek kadar uzak, bundan koşarak kaçacak kadar “sosyal”. Yılbaşı ve dönem sonu kokteyllerini saymıyorum tabi ki. Dolayısıyla, sohbet etmenin kendisinin zorluğunu aslında içten içe bilerek ve para pul vermediğin, senden bir çıkarı olmayan insanları karşında oturtup saatlerce ve içtenlikle konuşmanın kendince bir mantığını bulamadığı için, baş edemediği bu meseleyi bir “tenezzül” meselesi haline getirerek rafa kaldırmıştır, makul ve makbul sosyal bilimci. Taraftarlığın ve farklı toplumsal biraraya gelme hallerinin bu cenahta anlaşılmamış olmasının ve yarattığı çarpık resmin de sebebini büyük ölçüde burada görüyorum. Oysa, sosyal bilimler pratiği ve özellikle insanların jestlerine, mimiklerine ve ruh hallerine kadar sirayet eden, bazen söylediklerinde değil söyle(ye)mediklerinde de aranan cevaplara ilişkin yürütülmesi gereken; verilerin elde edilmesi, değerlendirilmesi ve yorumlanması sürecinin bütünü olarak nitel araştırmanın kendisi, araştırma nesnesini yani insanı ve toplumsallık hallerini anlama çabasından öte nedir? Paradoksal olarak, araştırma konunuz ve içerdiği toplumsal aktörlerle belli ölçüde mesafelenmeyi gerektiren eleştirel bir bakış, bu yapılmadan nasıl sağlam ve sağlıklı bir temele oturtulabilir? Bunu karşı komşusuyla bile selamı sabahı olmayan, düğünde bayramda iki akrabayı göreceği ve sohbet etmek zorunda kalacağı için kurdeşenler döken, “aşkın bilinç sahibi yüce varlık” yani “sosyal” bilimci nasıl yapacak? Bunun da ötesinde, futbolu erkek egemen ve şiddete meyyal bir hafta sonu eğlencesinden ibaret gören, dini eğitimsiz kitlelerin basit dünya görüşlerinin ifadesini oluşturan ortaçağ masalları diye tasavvur eden, popüler kültürün müziğini ve filmlerini düşük zevklerin banal ürünleri olarak sınıflandırmakla yetinen ve hatta bununla keskin bir biçimde mesafelendiği için kendisiyle gurur duyan, toplumsal statüsünü buradan devşiren, kimliğini bu noktadan inşa eden “sosyal bilimci” akademisyen, hiç bir bağı olmamakla övündüğü bu toplum hakkında nasıl söz söyleyecek? bunun da ötesinde bu yaklaşımın hakim ve iktidar olduğu bir üniversite ve sosyal bilimler pratiğinin nesi sosyal? Ne kadarı bilim?