Stoper başlık atsam boktan yazımı okur musunuz?
“Ben bir bireyim’ dediğin zaman, kendin ve kendin dışında her şey arasına bir sınır koyuyorsun. Bireyselleşme bu sınırı koruma çabası. Zara’dan 10 milyon adet üretilen bir giysiyi aldığında veya telefonunun masa üstü resmini değiştirdiğinde kişiselleşmiyorsun. Bu seni inandırmak istedikleri en büyük yalanlardan biri. Birey olmak için emek harcamak zorundasın. Aksi halde içinden geçerler. “Kitap okumazsan canına okurlar” diye bir slogan vardı. Okumazsan, düşünmezsen, sorgulamazsan birey olamazsın. Sadece örgütlü olarak birey olabilirsin... Ah benim küçük beyaz yakam, bir ömür boyunca örgütlü olmaktan vebalı gibi kaçman öğretildi sana. Ve şimdi, bir elinde diploman, bir elinde tamamı dolu kredi kartlarınla, ‘bugün işten atılır mıyım?’ diye korkarken, patrona, devlete, sisteme karşı yapayalnız olduğunu fark etmiyor musun? Onlar örgütlü, sen örgütsüzsün, bu nedenle onlar güçlü sen de güçsüzsün. Zara’dan aldığın giysin veya telefonunun duvar kağıdı senin bireyselliğini korumayacak. Bireyselliğin tek sigortası birlik. Sen ‘onlar’ hakkında hiçbir şey bilmezken, onlar senin hakkında her şeyi biliyor. Tıpkı iphone’un şeffaflaşan düğmeleri gibi, sen de bir gün görünmez olana dek şeffaflaşıyorsun.”
“Aynen.”
“Kadıköy’de yürürken, Moda sokaklarında veya Beşiktaş’ta veya kendiliğinden gelişen bir eylemde, Gezi’de mesela, şunu hissedersin: Çevremdeki bu insanların tamamı aynı işyerinde olsak rakibim, iş başvurusunda benle aynı ciğere saldıran bir kurt, sevgilime yan gözle bakan yavşak, bir hatamı görse alay edecek lavuk veya tanışır tanışmaz kaynaşacağımız yepyeni arkadaş olabilir. Hepsi benzer endişeleri ve umutları paylaşıyor. Hepimiz kendi hücrelerimizde kendimizi yalnız hissederken, şu anda, burada, bu meydanda omuz omuzayız. Bu insanlar benim adlarını bilmediğim kardeşlerim, dostlarım, yoldaşlarım. Onların varlığı bana varoluş gücü veriyor. Onlarla beraberken, kendimi hiç olmadığı kadar fazla “birey” olarak görüyorum. Bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine olmak buymuş demek.”
“Kesinlikle.”
∗∗∗
“BirGün’de tüm motivasyonum genç insanlarla köprüler kurabilmekti. Ateşi taşımak... Eni konu masallar yazdım ve bunlar tam sayfa yayınlandı. Hatta kaligrafiyle yazılmış masallar vardı, Arif sağ olsun. Köşemin adını Günışığı koymamın ikinci nedeni de buydu. Birey olmanın birlik olmaktan geçtiğini, bana öğretileni yeni nesillere öğretmek. Şimdi? O Hollywood klişesi var ya, arkasında patlamalar olurken kameraya doğru yürüyen adam. Şu anda öyleyim biraz. Geçmişim alevler içinde ve ben ardıma bakmadan yürüyorum. Gençlik güzellemesinden de sıkıldım, herkes olacağı gibi oluyor... Yaşlı böbürlenmesi ne kadar mide bulandırıcıysa, genç goygoyu da öyle. Hem ben kimim ki ateşi taşıyorum? Bu neyin kibri? Niye çabalıyorum? Söyleyecek ne sözüm var? Söylenecek ne kaldı? Sesi çıkmayanı kim dinler?
“Yani...”
“Geçenlerde hasta oldum. Beni muhtemelen öldürmeyecek ama asla da güçlendirmeyecek bir tür. Danıştığım uzmanlara hep yalan söyledim, yüzümde maske vardı, beni teşhis edemediler.
Bazen öyle sevinirsin ki eski sevinçlerini küçümsersin, bazen öyle üzülürsün ki eski üzüntülerini özlersin.”
“Katılıyorum.”
“Kız Tavlama Sanatı’ diye bir yazım vardı. Sonra bu başlığı bir kitabımın adı yaptım. O yazı çok okunmuştu, kitap da en çok satılan kitaplarımdan biri oldu. Tıklayan, layklayan veya satın alanların kaçta kaçı metni okudu merak ediyorum. Yazı başlığın verdiği izlenimin tam tersiydi. İmza günlerinde yeni yetme ergenler biraz utanarak bu kitabı alırlardı. Yüzlerine bakarken ben de utanırdım, onları başlıkla aldattığımı düşünürdüm. Tıpkı sevgili tavlamak gibi okur tavlamanın da kuralları var. Kışkırtıcı başlıklar, gündemde kalmalar, kısa cümleler, bol alıntılar vs... Bunlara özen gösterilirse illa bir etkileşim alıyorsun, insan daha ne ister? Gel gör ki usandım. Sosyalleşmek için sosyal medyaya sığınmaktan bıktım. Sosyalizm sosyal medya ile gelmeyecek. Her şeyi yazmak veya paylaşmak zorunda değiliz. Mahir Çayan’ın Instagram hesabı mı vardı? Başlığıma tav olup okuyacak kişi hiç okumasın beni. Sadece yoldaşlarım okusun. Kimseyi tavlamak istemiyorum. Kimseyi kazanmak istemiyorum. Kazanmak istemiyorum. Baksana, stoper bir başlık atsam boktan yazımı okur musun?”
“Bence de.”
∗∗∗
“Bu arada, kendi yazısına boktan diyenden de kork. Sinsi. Bütün notları yüz puanken “idare ediyoruz” diyen gıcık öğrenci, “ticaretle uğraşıyorum” diyen dallama milyarder, çok güzel olduğunu söyleyene “yok canıım” diyen şeytani güzel ne kadar sinsiyse o kadar sinsi... Üstelik bu üç örnekteki öğrenci gerçekten başarılı, milyarder gerçekten zengin, güzel de gerçekten güzel. Peki ben öyle miyim? “Aslında” iyi mi yazıyorum? Bu sahte tevazu klişesini kullanarak alttan alta kendime övgü bekliyor olamaz mıyım? Sen diyeceksin ki, “Hayır, harika yazıyorsun” Ben sarayda bir dalkavuk gibi eğilerek “Aman efendim, abartıyorsunuz” diyeceğim. Oysa belki yazılarım gerçekten de boktan. Hem böyle cehennem gibi bir ortamda bu ne Allah aşkına? Yazsan ne yazar, hakikat sırra kıdem basmışken. Kime ne bunlardan? Gündemden bahset, okuru biraz daha agresif veya depresif yap, (yiyorsa) gaz ver ona, olmadı akşam arkadaşlarıyla paylaşacağı bir alıntı ver. Veya en iyi lahmacun nerede yenir onu anlat. Hep alan savunması, hep siper savaşı. Sahte bireyselliğinin şeffaf sınırlarını zavallıca korumaya çalışmak. Sanki bir Hayko Cepkin şarkısı gibi. Ben diyeyim delilik, sen de over thinking.”
“Abi seni tam dinleyemedim kusura bakma mesajlar vardı. Ağaç gibi özgür, orman gibi kardeş türü bir şey demiştin az önce. Bu söz sana mı ait? Çok sıkı laf. Bak bu tutar. Yani arada çarpıcı cümleler yaratabiliyorsun, kendine karşı bu kadar acımasız olma. Öyle değil mi?”
“Aynen.”


