Google Play Store
App Store

İsmail Küçük: Yaşanan sorunların kaynağı, su sistemlerinin bozulmasıdır. Bu bozulma ani bir şekilde değil, uzun yıllar süren yanlış politikaların, plansızlıkların ve tahribatın birikimiyle oluştu.

Su değil sistem krizi

Etki Can Bolatcan

Son yıllarda sıkça gündeme gelen ve somut sonuçlarıyla karşılaştığımız “su krizine” yönelik olarak, sorunun nedenlerini, halk açısından yarattığı sorunları, suyun metalaştırılmasını ve yönetim politikalarını TMMOB Meteoroloji Mühendisleri Odası Genel Sekreteri İsmail Küçük ile konuştuk.

Su krizi neden ortaya çıkıyor? Küresevl sebeplerin yanısıra Türkiye’de bu krizi arttıran nedenler var mı? 

Öncelikle “Su Krizi” ifadesine bir açıklama yapmak gerekiyor.

Su, doğası gereği sürekli bir döngü içinde hareket eder, varlığıyla tüm ekosistemin temelini oluşturmaktadır. Sel, taşkın, kuraklık gibi olaylar suyun döngüsün aşamalarıdır. Yani taşkınlar da kuraklıklar da doğanın kendi dinamikleriyle ortaya çıkan doğal süreçlerdir. Bu olayların afete dönüşmesindeki nedenler doğal olaylardan değil insanların uygulamalarından kaynaklıdır.

Su eksikliği ya da fazlalığı, belirli dönemlerde ve bölgelerde farklı biçimlerde gözlemlenebilir. Hidrolojik döngü süreçlerinde suyun hangi aralıklarda ve ne şeklide değişeceği bilinen bir durumdur. Yaşanan sorunların kaynağı, su sistemlerinin bozulmasıdır. Bu bozulma ani bir şekilde değil, uzun yıllar süren yanlış politikaların, plansızlıkların ve tahribatın birikimiyle oluşmuştur. Şu soruyu sormak gerekir; mevcut sistemle bu süreç yönetilebilir mi? “Hayır.” Çünkü mevcut sistemin kendisi zaten bu sürecin oluşmasına neden olan temel unsurdur. Dolayısıyla suyla ilgili sorunlar, doğal döngülerin değil, yönetilemeyen bir sürecin ürünüdür. Burada anlatılan süreç, yanlış arazi kullanımı, yanlış kentleşme, sanayileşme, tarımsal üretim, enerji üretimindeki politika tercihlerinin toplamıdır. Bu nedenle, bu tür olaylar su üzerinden doğrudan bir “kriz” göstergesi olarak değerlendirilemez.

Suda yaşanan sorunlar diğer faaliyetlerin olumsuzluklarının suya yansımasından kaynaklanıyor. Sonuç olarak, su ile ilgili yaşanan sorunların “kriz” olarak ifade edilmesi, çoğu zaman yaşanan süreçlerde özellikle de yönetimsel ve politik sorumluluklardan kaçınmaya sebep olan bir söylemdir. Böylece toplumsal algıda suyun ticari bir mal haline getirilmesinin yolu da açılmaktadır. Sorunların üzerini örtülürken, kamusal denetimin zayıflamasına ve sorumluluğun bireylere yöneltilmesine hizmet etmektedir.

Bölgesel su dengesizliği bilindiği hâlde, su yetersizliği yaşanan havzalara yoğun su talebi olan endüstriyel faaliyetlerin ve nüfus göçlerinin yönlendirilmesi, mevcut sorunları daha da ağırlaştırmıştır. Bu durum suyun sadece miktar bakımından yetersizliğini değil aynı zamanda kalitesinin de bozulmasına neden olmuştur. Kirlilik artmış, yeraltı suları azalmış, su kaynakları yetersizleşmiştir. Bugün yaşanan su sorunlarının “ani gelişen bir kriz” olarak sunulması doğru değildir. Tam tersine, bu durum bilinerek ve görmezden gelinerek oluşturulmuş bir süreçtir.

Öte yandan, küresel düzeydeki ekonomik politikalar da bu sürecin yönünü belirlemiştir. Suyun bir ticari meta hâline getirilmesi amacıyla, ulusal düzeydeki yapılar ve kurumlar yeniden şekillendirilmiştir. Böylece su, kamusal bir hak olmaktan uzaklaştırılarak piyasa ilişkilerinin aracı haline getirilmiştir.

SUÇ HALKA YIKILIYOR

Su yönetiminin planlanmasındaki hatalar, tasarruf tedbirlerinin halka yüklenmesi ve su dağıtımında yaşanan ihmaller nedeniyle de yurttaşlar su krizini somut bir şekilde deneyimliyor. Su krizinde halkın karşılaştığı sorunlar neler? 

Yapılan çağrılar, günlük evsel faaliyetlerde toplamda 90 litreye kadar suyun “tasarruf edilebileceği” yönündedir. Oysa konutlarda ortalama su kullanımı verilerine bakıldığında bu miktarların zaten gerçekleşmediği görülmektedir. Yani topluma tasarruf çağrısı yapılırken, su kaynaklarının kirletilmesi ile sanayi ve altyapı sistemleri göz ardı edilerek suya erişemeyen vatandaş sorumlu tutulmaktadır.

Daha da dikkat çekici olan, kamu spotları ve eğitim kampanyalarında karar vericilere veya büyük su kirleticilerine dair hiçbir ifade bulunmamasıdır. Sorumluluk, tamamen bireylerin üzerine yüklenmektedir. Hatta çocuklara yönelik yapılan eğitimlerde çocuklar suçluymuş gibi bir algı oluşturulmaktadır. Bu durum, çocukların ve bireylerin kendilerini “su israfının suçlusu” olarak görmesine yol açmaktadır. Su sorunlarının gerçek nedeni; yasal uygulamaların yapılmaması, denetimsiz faaliyetlerden ve kaynak yönetimindeki politik tercihlerden kaynaklanmaktadır. Suyu kirleten, tahrip eden, plansız kullanan aktörler hukukun gerektirdiği biçimde sorumlu tutulmalıdır.  Sorun suçluluk duygusu üzerinden değil, hak ve sorumluluk bilinci üzerine kurulmalıdır. Yaşatılan sorunun sorumlusu suya herhangi bir nedenle ulaşamayan halk değildir. Çocuklar hiç değildir.

Bu krizin siyasal boyutunu nasıl değerlendirirsiniz? 

Son yıllarda suyla ilgili yaşanan her sorun, giderek artan biçimde iklim değişimi ile ilişkilendirilerek açıklanmaya çalışılmaktadır. Kuraklık, taşkın, sel ya da suyun azalması gibi olgular, çoğu zaman “küresel iklim değişiminin” doğrudan sonucu olarak sunulmaktadır.

Meteoroloji Mühendisleri Odası olarak 1970’li yıllardan bu yana iklim değişimi, sel ve taşkın konularını gündeme getirmekteyiz. Bu yıllarda yapılan değerlendirmelerde, iklimin doğası gereği zaman içinde değiştiği, ancak sera gazı birikiminin artışıyla küresel ısınmanın hızlanabileceği vurgulanmaktaydı. Buna rağmen o dönemde toplumun geniş kesimleri iklimin değişimi düşüncesini ciddiye almamaktaydı.

1990’lı yıllardan sonra tablo değişti. İklim değişimi, bir çevre sorunu olmanın ötesine geçerek küresel ölçekte ekonomik ve politik bir araç hâline geldi. Kyoto Protokolü, bu dönüşümün en somut göstergesidir. Görüldü ki, iklim değişimi söylemi üzerinden yeni bir küresel ekonomik model kurulmaya başlanmıştır.

Bu süreçten sonra sel, taşkın ve kuraklık gibi olaylar, giderek artan biçimde “ekstrem meteorolojik olaylar” kategorisine alınmış, her biri “iklim değişiminin sonucu” olarak sunulmuştur. Böylece doğal süreçlerin, plansız kentleşmenin, arazi kullanım hatalarının ve yönetimsel eksikliklerin üzeri iklim değişimi perdesiyle örtülmüştür. Su sorunlarının yalnızca iklim değişikliğiyle açıklanması, uluslararası karbon ticaretinin doğayı finansal bir varlık olarak değerlendirmesinin önünü açmıştır.

Kısaca ifade etmek gerekirse, bugün ülkemizde “İklim Kanunu” ile geliştirilen düzenlemeler, doğanın finansallaştırılması yönünde ulusal ve uluslararası ticari yapılar ile uyumlaştırılmasıdır. Bu süreç, su başta olmak üzere tüm ekosistem bileşenlerini ekonomik değere indirgemekte, “çevre koruma” kavramını piyasa araçlarıyla yeniden tanımlamaktadır. İlerleyen süreç yeni sorunları beraberinde getirecektir.

SİSTEMSEL KRİZLER ÇÖZÜLMELİ

Su krizinin etkileri her sene kendini daha görünür hale getirirken krizin çözümü için atılabilecek adımlar nelerdir? 

Öncelikle bu yaşanan krizin bir “su krizi” olmadığını yeniden vurgulamak gerekir. Kriz, suyun değil; suyu metalaştıran, yöneten ve tüketen sistemin krizidir.

Su sorunlarını “su yoksulluğu” ve “su yoksunluğu” başlıkları altında ele almak gerekir. Su kaynakları yoksun bölgelerde yaşayan insanlara, temel su ihtiyaçlarını karşılayacak suyun sağlanması insanlığın ortak sorumluluğudur. Buna karşın, su kaynaklarının yeterli olan bölgelerdeki insanlar dahi, suyun ticarileştirilmesi nedeniyle suya erişememektedir.

Aşılması gereken asıl kriz, sistemin krizidir. Sistemsel krizler ortadan kaldırılmadığı sürece su sorunu çözülemez.

Ülkemizdeki mevzuat bütünüyle ele alındığında, suyun kalite ve miktar olarak korunması, taşkın alanlarının yerleşime açılmaması, su tahsisinde öncelikler gibi temel unsurlar açık ve net bir şekilde belirlenmiştir. Mevzuat uygulansa ya da uygulanabilse su konusunda yaşanan birçok sorun yaşanmaz.

Ayrıca mevcut durumda yaşanan sorunlar için çok başlılık var denirken, su ile ilgili yeni birimler oluşturulmaktadır. Yeni birimler oluşturulurken de bu konuda bilgi ve tecrübeye sahip kurumlar da etkisizleştirilmektedir.  Su ile ilgili yaşanan sorunlar tek bir kurum ya da kuruluşun çalışmaları ile çözülmez. Ulusal planlar ile çözülür. Sürecin katılımcısı tüm kurum ve kuruluşlardır.