Tabiat gibi cesur

Banu BÜLBÜL
Ayten Kaya Görgün’ün 2024 yılında Everest yayınları tarafından yayınlanan Öküzçeker adlı öykü kitabından önce 2011 yılında ilk romanı Arıza Babaların Çatlak Kızları, 2017 yılında Kimseye Söylemedim adlı öykü kitabı, 2018’de Çatlak Kızlar Sağlam Kapıda adlı romanı yayınlandı. Çatlak Kızlar Sağlam Kapıda adlı romanı Çatlak adıyla tiyatroya Duygu Şahlar tarafından uyarlandı, sahnelendi/sahneleniyor.
Öküzçeker içinde yer alan 19 öyküde birçok karakter, olay ve durum yoğunlaştırılmış biçimde anlatılıyor. 93 sayfanın içine bunca derin ve yalın biçimde yerleşiveren bir anlama hali zor bulunur. Edebiyatta ya da hayatta başrol verilmeyen karakterler, Ayten’in (içimden geldiği gibi ses edeyim ona Ayten diye - bu hal onun samimi anlatımından esinleniyor) anlatısının ortasında buluveriyor kendisini… Öykü karakterlerinin her biri ışıkların kendisine çevrilmesinden mahcup, en kısa en öz şekilde kendini anlatma telaşında gibiler… Ayten’i okurken “alan kaplamak konusunda cinsiyeti, sınıfsal aidiyeti nedeniyle hiç çekincesi olmayan bir yazar ele alsaydı bu konuyu nasıl da yayılırdı sayfalara” diye düşünmeden edemiyor insan… Halbuki öykü tam da dar alanda derin anlatım değil mi? Ayten öykü kıvamını başarıyla tutturuyor.
Kanımca Ayten’in en büyük başarısı, başrole az geçen yoksul kadınların dünyasının duygusal yoğunluğunu ve karmaşasını kesitsel biçimde yalınlaştırarak bize açması… Duygusal olarak nasıl yoğun olmasın ki… Ayrıcalıklardan en uzak olanların, ayrımcılıklara en yakın duranların öfkesi, acısı gizli onun cümlelerinde… Ayten, mizahi bir dille yazıyor evet. Onun yazısında mizah, çaresizliğin, acının, öfkenin ifadesinin bulunmuş makul bir yolunu işaret ediyor, kimi zaman “kurnazca” ama hep son derece cesur biçimde…
Birçok öyküden aklımda en çok “sitiletto” alan gündelikçi kadın ve onunla alay eden tezgâhtar arasındaki diyalog kaldı… Kırmızı botları da sitiletto’yu da almaktan vazgeçmeyen kadın, herkese rağmen “hem ekmeği hem gülleri” isteyen diğer işçi kadınların bayrağının gururunu yüzünde taşır gibi... Ya onunla alay eden tezgâhtara ne demeli? Yazar bu öyküde, komedinin, başkasının görüntüsü ile alay eden, egemenin/efendinin ağzından gülen biçiminden çektiklerimizi bize yeniden gösterir ve “en çok da birbirimize ettiklerimize kahroluyorum” der gibidir...
Kitabımız, kendisinin “hikâye ettirilmesinden” korkan bir erkeğin dilinden açılıyor. Ayten tam da etrafındaki erkeklerin bu nedenle korkabileceği bir yazar. Hepimizin gündelik hayatından yazıyor, eşinin dostunun yaşadıklarını oradan buradan birbirine katıyor, tanıdıkları, yakınları kendilerini Ayten’in öykülerinde buluveriyor, ben miyim değil miyim sisi içinde hepinizden bahsediveriyor. Mekruh adlı öyküsünde “taşaklı” sözcüğünün peşine düşüyor, koç yumurtası yemenin “mekruh” oluşu, kadınlara yasaklanan erkek kastrasyonu gibi… Erkekliği yemeyiniz… Oldukça eğlenceli biçimde tartışıyor, “asıl güç ne peki?” sorusunu…
Düğün Kimin Düğünü öyküsü, eski bir halk masalını bugüne getiriyor, kadınların sadece cinsel obje ya da doğurganlık temsili olarak görülmelerine, kadın argosunun imkânlarını açarak, genişleterek isyanı teşvik ediyor. Taşınır Mal Saymanı kadınların tanık olduğu tuhaflıkların, tahmin edilmesi zor ayrıcalıkların (çift kat/tek kat tuvalet kağıdı gibi) söylettiği “Batsın Bu Dünya” şarkılarının, erik ekşili salataların ardından coşan genç “deli kız”ların, onlarca kuşun aynı anda havalandığı ölüm anlarının tanıklığındaki annelerle kızların, arkadaşa atılmayacak kadar mahrem görülüp sonra kitaba konan e maillerin, onca haksızlık, adaletsizlik ortasında en çok soru sorulan yerlerden birinin “Alo Dinayet” olmasının hikâyelerini anlatırken, genç kadınlara nasihatini şefkatle seslendiriyor kimi zaman… Aşk uğruna giyilen uzuuun hırkaların ardından “ah be kuzum kabul etmeyecektin o uzun hırkayı” dediği andaki gibi…
Bir zamanlar köpeklerle erkeklerin olduğu düşünülen şimdilerde köpeklere de yasaklanan sokaklarda dolaşan “köpekli kadın” olmanın zorluklarını da anlatıyor. Bir kâse çorbayla bir sepet ekmek yiyen kadınların gözyaşlarına karışan kahkahalar eşliğinde birbirine künefe ısmarlamalarının hikâyesini de…
Öküzçeker, ilgi çeken bir isim… Hangi öyküde nasıl bahsediliyor ben söylemeyeyim merakta kalın. Ancak kendi çağrışımımdan bahsedeyim, biz kadınlar bir öküz gibi çektik dünyanın yükünü binyıllarca… Yine çok uzun yıllar dünyanın öküzün boynuzlarında durduğuna inandı insanlık. Öküzün boynuzunda ne zor durur bir cisim, işte buna inananlar öyle zor duruyordu dünyanın üstünde… Ve öküz hakkında bunca çağrışımdan sonra Nâzım Hikmet’in dediğidir Ayten’in karakterlerine söylediği, kimi zaman söylettiği…
“bütün yük hayvanları gibi battal,/ağır ve aç çocukların dargın yüzlerine benzeyen elleriniz./Arılar gibi hünerli hafif, sütlü memeler gibi yüklü,/ tabiat gibi cesur/ ve dost yumuşaklıklarını haşin derilerinin altında gizleyen/ elleriniz./ Bu dünya öküzün boynuzunda değil,/bu dünya ellerinizin üstünde duruyor.”
Ayten, okurla vedalaştığı sonsözünde şöyle söylüyor, “Sakın korkutma bu kızın dilini, eğilmesin…” Bitirirken, birbirimizin dilini, genç kadınların dilini eğmememiz, korkutmamamız, sitilettolarını giyip ses çıkararak yükselerek yürümesine engel olmamamız dileklerimi Ayten’in sözlerine ekliyorum.


