Tahtlara, taçlara, krallara hayır
Geçtiğimiz hafta ABD bir kez daha tarihsel bir toplumsal direnişe sahne oldu. İlk kez 14 Haziran’da gerçekleşen ve ABD tarihinin en büyük tek günlük eylemi olarak kayıtlara geçen “Krallara Hayır” protestolarının ardından milyonlarca kişi, Trump’a karşı bu kez daha örgütlü bir çalışmayla sokaklara çıktı.
2.500’den fazla kent ve kasabada, 240 organizasyonun desteğiyle, toplanan kitlelerin katılımının ilk dalgayı (4 ila 6 milyon kişi) da aşması bekleniyordu ve öyle de oldu. Organizatörlere göre protestolara 7 milyon kişinin katıldı. Katılım sayısı resmi olmayan bazı başka kaynaklara göre daha yüksekti.
Bu seferki eylemler de öncekiler gibi Trump’ın yeniden seçilme sürecine paralel olarak hız kazanan baskı politikalarına bir yanıt niteliğindeydi. Federal yargıçların itibarsızlaştırılması, medyanın hedef alınması, sınır dışı etmeler, tutuklamalar ve gözaltılar, kamusal hizmetlerden kesintiler gibi politikalar itirazların merkezindeydi.
Nokings.org adresinde yer alan çağrıda, protestoların temel motivasyonları şu şekilde ifade ediliyor: “Bizim vergi paramızı kendi iktidarını güçlendirmek için kullanıyor: Başkan, kentleri otoriter bir şekilde ele geçirmek için kamu parasını harcıyor - federal güçleri görevlendiriyor, yerel polis departmanlarını ele geçiriyor ve toplu gözaltı ve sınır dışı etme operasyonlarını finanse ediyor ve aynı zamanda emekçi ailelerin her gün ihtiyaç duyduğu hizmetleri kesiyor.”
∗∗∗
Eylemlerin önemli bir özelliği kendiliğinden değil, detaylı planlanmış hazırlıkların ürünü olması. Öyle ki nokings.org platformu protesto eğitimi için bir kaynağa dönüşmüş durumda. Mitingler yoluyla platformlar oluşturmak, konuşmacılar davet etmek ve krize karşı neler yapılacağını vurgulamak gibi yöntemler ile kalabalık toplamanın zor olacağı daha küçük veya kırsal bölgeler de görünürlük sağlamaya odaklanan yasal izinli bir pankart açma eylemi yapmak gibi yollar tarif edilmiş.
YouTube üzerinden yayınlanan hazırlık videolarıyla, yerel etkinliklerin nasıl düzenleneceği, etkinin nasıl artırılacağı konularında yol gösterilmiş. Protesto güvenliği ve haklar eğitimi gibi çeşitli başlıklarda kılavuzlar, konuşmacı rehberleri türünden kaynaklar da hazırlanmış. Medya ilgisi için, basınla nasıl etkileşim kurulacağı ve medya görünürlüğünün nasıl artırılacağına dair rehberler unutulmamış.
Organizatörler, bir sonraki adımları öğrenmek için yerel aktivistlerle bir araya gelecekleri yolları da önceden hazırlamışlar. Kitleleri bir sonraki etkinliğe davet etmek için kritik öneme sahip olduğu belirtilen eylem sonrası kısa süre içinde tüm katılımcılara teşekkür e-postası gönderilmesi gibi adımlara kadar planlanmış.
Tüm bu hazırlıklar eylemlerin anlık bir öfke patlaması olmaktan çıkıp, uzun vadeli ve sürekli bir örgütlenme deneyimine dönüşme kararlılığını gösteriyor. Ancak burada önemli bir eksiklik olduğunu da görmek gerekiyor. O da böylesi bir hareketi oluşturacak ortak taleplerden yoksun olunması.
∗∗∗
Bu noktada sosyalistlerden yükselen eleştirilere de bakmak anlamlı olacaktır. 22 Ekim’de, “No Kings’ten Sonra Ne Olacak?” başlıklı bir çevrimiçi toplantı eleştirilerin hedefinde. Sosyalist Eşitlik Partisi’nin yayın organı World Socialist Web Site’da çıkan bir yazıda toplantı otoriterliğe karşı geniş bir halk tepkisini bastıran ve yönlendiren bir işlev görmekle eleştiriliyor.
Yaklaşık 40 bin kişinin canlı izlediği toplantıda izleyicilerin yorum yapmasına izin verilmemesi; organizatörlerden öğretmen sendikası AFT ve hizmet sektörü sendikası SEIU temsil edilmemesi; hiçbir sendika ya da taban örgütü sözcüsüne söz verilmemesi hareketin bağımsız bir yönelime sahip olmasını engelleme ve onu Demokrat Parti’nin sınırları içine çekme çabası olarak görüldü (Jacob Crosse, wsws.org).
Sonuç olarak, Krallara Hayır protestoları otoriterliğe karşı kitlesel bir toplumsal direnişin örgütlü biçimde yeniden doğuşuna işaret etse de, hareketin siyasal yönelimi belirsizliğini koruyor. Dahası, eylemlerin Demokrat Parti çevreleri tarafından kurumsal siyasete çekilmesi riski, bu tarihsel çıkışın etkisini sınırlandırabilir görünüyor.


