TELE1 bizim nefesimizdir
Geçen haftanın yazısı çoktan hazırdı. Kelimeler yerini bulmuş, cümleler ahengini yakalamıştı. Fakat 24 Ekim sabahı, bu ülkenin hukuk ve siyaset sahnesi yeniden aynı karanlık perdenin aralandığı bir güne uyandı. İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı, İstanbul Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ekrem İmamoğlu, seçim kampanya direktörü Necati Özkan ve TELE1 Genel Yayın Yönetmeni Gazeteci Merdan Yanardağ hakkında "casusluk" suçlamasıyla geçen hafta cuma sabahı soruşturma başlattı. O gün öğlene kadar edindiğimiz bilgilerle yeni yazıyı tamamladım, akşam saatlerinde de TELE1’e kayyum atandı. Son dakika yazısı bile noksan kaldı. Öyle bir baskı iklimi ki, yazı yazıldığı anda eskiyor, kaleme aldığımız cümle daha mürekkebi kurumadan eksik kalıyor. Ülkemizde artık yazı bile yetişemiyor yaşananlara, kelime ile olay arasındaki mesafe yok oldu.
Merdan Yanardağ’a dayandırılan hayali “casusluk” iddiası üzerinden kurgulanan operasyon, hukuk dışı yöntemlerle
TELE1’in üzerine yürüdü. Kuruluşundan bu yana büyük emekle büyütülmüş bağımsız bir yayın organı sistematik biçimde hedef alındı.
Tele1, bizi boğmak isteyen düzene karşı aldığımız karşı nefestir. Yayına geçtiği tarihten beri karanlığın, yalanın, gericiliğin karşısında açıkça duran; gerçeği söylemekten geri durmayan bir hattır. Bu hatta çökmek sadece bir yayın kuruluşunu susturmak değildir.
Bu; yıllardır biriktirdiğimiz hafızayı, itirazı, dayanışmayı ve kamu yararını hedef almaktır. Susturulmak istenen yalnızca bir ekran değil, hepimizin sesi.
∗∗∗
Anayasa’nın 26’ncı maddesi ifade özgürlüğünü, 28’inci maddesi basın özgürlüğünü güvence altına alır. Devlet, basına el koyamaz; susturma operasyonu yapamaz. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10’uncu maddesi, haber alma ve düşünce açıklama hakkının özüdür. AİHM, muhalif görüşü bastırmak amacıyla yargının araçsallaştırılmasını defalarca ağır ihlal olarak tescillemiştir. Türkiye’nin fiili uygulamalarının bir hukuk devleti ölçütleriyle bağdaşmadığını hepimiz biliyoruz fakat yine de bu maddeleri bir kez daha hatırlatmak zorundayız. Çünkü hakların adı metinlerde duruyor, güvencesi ise mücadelede.
Bu hatırlatma, sadece bir tekrar değil aynı zamanda uyanık olma çağrısıdır. Çünkü haklar pasif bir biçimde kazanılmaz; her kuşatma, her baskı döneminde yeniden savunulmaları gerekir. İşte bu bilinçle baktığımızda, TELE1’in hedef alınması da tesadüf değildir; çünkü bağımsız medyanın susturulması, halkın doğru bilgiye erişim hakkına bir müdahaledir.
∗∗∗
Ülkemizde habeas corpus güvenceleri Tanzimat’tan beri mücadeleyle kazanıldı. Bugün ise yargı ve idare eliyle bu güvenceler yok sayılıyor. Gözaltı, tutuklama, kayyum, susturma… Bunların tümü toplumun siyasal iradesine karşı birer idari darbeler zinciridir. Her bir darbe, sadece bireyleri değil, halkın sözünü de hedef alır. Hukukun askıya alınması ise tek adam rejiminin süreklileştirilmesi içindir.
Ve şimdi yüksek sesle söyleme zamanı… Bu karanlık, bize işlemez; sadece varlığımızı sınar. Bir kanalın kapatılması bir sözün sona ermesi değildir çünkü ifade özgürlüğü yalnızca yayımlandığı yerde değil, halkın yaşam alanlarında, sokakta, evde ve toplumsal ilişkilerde yeniden doğar. Her direniş geçmişin deneyimleriyle beslenir, susturulmak istenen söz tarih boyunca mücadelenin bir parçası olmuştur.
Gerçek güç ise resmi kararlardan veya bürokratik baskılardan gelmez, halkın dayanışmayı somutlaştırdığı alanlarda ortaya çıkar. Biz sözümüzü birbirimize emanet eden bir halkız, o söz hiçbir sulh ceza hâkimliği kararı gölgesinde susturulamaz.
Sözümüzü koruyor, nefesimizi savunuyoruz. Geri adım atmıyoruz.
#tele1susturulamaz


