Tepedeki hesap tabana uymuyor
Türkiye’de iktidarı ters köşeye yatıran Kuzey Kıbrıs seçimleri, muhalefete umut oldu. Tufan Erhürman’ın, AKP-MHP ittifakının desteklediği Ersin Tatar karşısında tarihi farkla aldığı galibiyet, halkın beklentilerini esas alan siyasi programların ne denli yüksek şansa sahip olduğunu gösterdi.
Kuzey Kıbrıs seçimleri muhalefete umut oldu ancak bir o kadar da üzerine düşünülmesi gereken başlıkları ortaya koydu. Sadece seçim sonrası Devlet Bahçeli’nin seçmen iradesini tanımayan tutumu nedeniyle değil. Zira Bahçeli’nin dün yaptığı “KKTC parlamentosu acilen toplanmalı ve federasyona dönüşün kabul edilemeyeceğini ilan etmeli ve Türkiye Cumhuriyeti'ne katılma kararı almalıdır” açıklaması, gerçeğe dönüşebilecek bir öneri olmaktan uzakta. Ancak kendince bir çizgi çekiyor.
Muhalefet açısından esas önem arz eden nokta ise toplumun duygu ve düşüncelerinin, izlenecek rotayı belirlemedeki rolüyle ilgili… Bu sadece anamuhalefet partisi konumundaki CHP’yi değil, diğer muhalefet partilerini de yakından ilgilendiren bir mesele. Eğer demokrasi, ideal anlamıyla tabanın talep ve beklentilerinin temsil edilmesine dayalı bir sistemse, tüm muhalefet aktörlerinin üzerine düşen bazı görevler var.
Türkiye’de siyaset, genel olarak iktidarın “özel üretim” gündemi etrafında şekillendiriliyor. İktidarın böyle bir taktik izlemesi normal. Çünkü halkın geniş yığınlarının gidişattan memnun olmadığı bir düzende, iş başındaki her iktidar rüzgârın yönünü başka yöne çevirmek ister. Eğer bunu yapmaya gücü varsa da yapar. Elindeki imkanları kullanarak halkın, medyanın ve siyasilerin, ülkedeki derin ekonomik ve sosyal sorunlara odaklanmasındansa başka gelişmelerle meşgul olmasını -kendisi adına- sağlar.
Bunu basitçe “gündem değiştirme” olarak görmek hata olur. Laboratuvarda üretilen bu suni ama bir o kadar da somut meselelerle örülü dönemler, iktidara yeni siyaset kurgusunun hayata geçirilebileceği esnek bir alan sunar. Örneğin, ülkeyi binbir türlü krize sokmuş ve siyaseten çökmüş bir yönetim, iktidara yürüyen muhalefet partisinin davalarla felç edildiği bir zaman aralığında bir yandan kendine nefes boşluğu yaratırken diğer yandan da mevcut realiteden faydalanarak siyasi pazarlık gücünü artırabilir.
Şu an tam olarak böyle oluyor. İktidar, ülkedeki yığınla soruna, halkın rahatsızlığına ve siyaseten yaşadığı tükenmişliğe karşın hazırladığı özel koşullarla, siyasi elitler katında kendini tek geçerli seçenekmiş gibi dayatabiliyor. Ülke demokrasi, hukuk ve özgürlüklerde günden güne daha da geriye giderken, aynı atmosferde 1 yıldan fazla süredir, adı konulmasa da, “Kürt sorununun çözümü” ve “barış ihtimali”ni konuşturabiliyor.
Fakat burada bir çelişki baş gösteriyor. Siyaset kurumu, yukarıda farklı hesaplar ve ajandalarla hareket ederken, toplumsal tabandaki eğilimler, tepedeki pazarlıklarla örtüşmüyor. Toplumsal muhalefet, demokrasiyi ve ülkenin yarınlarını kurtarmak için iktidar karşısında değişimden yana kararlı bir pozisyon alırken, kurumsal siyasetin haritası ise buna aykırı olarak uzlaşmacı ve iktidarın devamlılığını sorun etmeyen bir muhalefet tarzını zuhur ettirecek şekilde tasarlanmaya çalışılıyor.
Söz konusu kopukluk, siyaseten üstüne düşünülmesi gereken bir mesele. Öte yandan bir temsil krizine işaret ediyor. Kürt hareketi için olduğu kadar iktidar bloku açısından da bir sorun başlığı olarak görülmeli. Öyle ki toplumsal itiraz, bir anda buharlaşmayacağına göre, bir aşamada kendi politik çizgisiyle örtüşen bir adrese yönelecektir. Bu CHP’nin oy potansiyelinin daha da büyümesi demek. İktidarın birincil önceliği ise muhalefet iradesinin aynı setin ardında birikmesini engellemek üzerine kurulu olacak.


