Tepkinin adresi doğru seçilmeli
Meclis komisyonunun İmralı’da Abdullah Öcalan’ı ziyaret edip görüşme gerçekleştirmesi günlerdir tartışılıyor. CHP, aldığı tutum nedeniyle DEM Parti ve ona yakın çevrelerin eleştiri oklarının hedefi oldu. Süreç içindeki çelişkileri ve kafa kurcalayıcı noktaları görmeden konuyu İmralı merkezli ele alma çabası politik bir tercih.
Dün DEM Parti Eş Genel Başkanı Tuncer Bakırhan, Meclis grup konuşmasında bir kez daha CHP’ye yüklendi. “Stockholm Sendromu” benzetmesi nedeniyle CHP Lideri Özgür Özel’e seslenerek, “Biz Meclis’te barış için yasa konuşurken, sokaklarda barışı toplumsallaştırırken, siz kürsüden neden bir halkı aşağılayıcı sözler kullanıyorsunuz Sayın Özgür Özel?” dedi. Bakırhan sözlerinin devamında, “Kimse bu hafızanın üzerine ucuz metaforlarla yaklaşmasın. Cellat defterini açacaksak hepiniz borçlu çıkarsınız. Bu sorunun çözümünün karşısındaysanız sözünüzü açık söyleyin” ifadesini kullandı. Özel’in “Stockholm Sendromu” değerlendirmesine DEM Parti Eş Genel Başkanı Tülay Hatimoğulları da “Akıl tutulması” sözüyle tepki göstermişti.
AÇIKLAMA KABUL GÖRMEDİ
Aslında Özel, Hatimoğulları’nın tepkisinden sonra, benzetmeyi DEM Parti için yapmadığını söylemişti ama dün Bakırhan’ın da Özel’e cevap vermesi, bu açıklamanın DEM Parti’de kabul görmediğini anlatıyor. CHP’yi topa tutmanın DEM Parti yönetimi için pragmatik bir nedeni var gibi... Belli ki Kürt siyasal hareketinin demokratik kanadının yönetimi, CHP’ye karşı pozisyonlanmayı, AKP-MHP ile yürütülen sürecin doğasına uygun görüyor. Bu nedenle de yürütmenin başı olan Erdoğan’ın güven vermeyen tavrı ve ülkedeki baskıcı uygulamalar yerine, Komisyon’a katılıp Kürt sorununun demokratikleşmeyle çözülebileceğini savunan anamuhalefetin eleştirel yaklaşımını en üst perdeden sorgulamak, “kolaylaştırıcı bir unsur” olarak değerlendiriliyor.
Oysa ortada, “Kürt sorunu” deyince bunu salt güvenlik sorununa indirgeyen, bu köklü meseleyi yok sayan ve en nihayetinde süreci de “Terörsüz Türkiye” olarak isimlendiren bir iktidar aklı var. İktidar, devletin resmi Kürt paradigmasını, Suriye ve Ortadoğu’daki yeni düzene uyum sağlamak amacıyla yeniden biçimlendirirken, masaya demokratikleşmeyi değil, “terörden arınmayı”, “terör yükünden kurtulmayı” koyuyor. Muhalefet ise tarihsel Kürt sorununu varlığını kabul edip bu sorunun ancak demokratikleşmeyle, hukukla ve özgürlükle üstesinden gelinebileceğini vurguluyor. Aslında Kürt hareketi de düne kadar bu vurguları sıklıkla yapıyordu. Fakat şimdi bunu sorunsallaştırmıyorlar. Zaten bugün kendilerine yöneltilen eleştiriler de reel politikada izledikleri tutumun farklı oluşundan ileri geliyor.
YANITLAR TATMİN ETMİYOR
DEM Parti sözcülerinin eleştirilere verdikleri yanıtların tatmin edici olduğunu söylemek zor. Tülay Hatimoğulları, geçtiğimiz günlerde, DEM Parti ile Cumhur İttifakı arasında seçim işbirliği yapılacağına ilişkin yorumlara tepki göstererek, AKP ve MHP ile temaslarının “icra makamında” yer almalarıyla sınırlı olduğunu söyledi. Hatimoğulları, “AKP ve MHP hükümetin icra makamında oldukları için kendileriyle görüşme var. Bundan bir seçim ittifakı çıkarmaya çalışanlar bir sonuç elde edemez. Bizim meselemiz seçimin çok üstündedir. Bu süreç, seçme ve seçilmeden çok daha büyük bir süreçtir. Yüz yıllık hasretini çektiğimiz onurlu barışı tesis etmek için çalışıyoruz” dedi.
Buradaki esas sorun Hatimoğulları'nın duruşundan öte, karşı tarafın, Hatimoğulları’nın tarif ettiği şekliyle konuya yaklaşmıyor oluşu. Ne sürecin fitilini ateşleyen Bahçeli ne de ortağı Erdoğan, “Yeter ki bu sorunu çözelim, gerekirse iktidardan olalım” gibi halisane bir düşünceye sahip. Hatta Bahçeli bir keresinde açık açık, sürecin başarıya ulaştığı koşullarda, kendi deyimiyle “terör hayattan sökülüp atıldığında”, Erdoğan’ın yeniden seçilmesinin “doğal ve doğru bir tercih” olacağını söylemişti. Hem de sürecin en başlarında, 5 Kasım 2024’te… İktidar blokunun, süreçle ilgili en büyük motivasyonlarından biri, onu siyasi kaldıraca dönüştürerek buradan bir seçim galibiyeti daha elde etmek. Erdoğan’ın yoğurdu üfleyerek yemesinin sebebi de sürecin iktidarına verebileceği muhtemel hasarların yarattığı tedirginlik halinden başka bir şey değil. Dolayısıyla Cumhur İttifakı’nın süreçten beklentisi ile Hatimoğulları’nın çizdiği çerçeve hiçbir açıdan örtüşmüyor.
DEMOKRATİKLEŞME NEREDE?
Başından bu yana sürecin içindeki temel eksiklikler, onun yürütülme biçimini belirliyor. En başa PKK’nin feshinin ve silahsızlanmanın alınıp diğer konuların sona bırakılmasının bir anlamı var. PKK’nin kendini feshedip silah bırakmasına kimse itiraz etmezdi. Ancak süreç en başında bir demokratikleşme basamağına ihtiyaç duysaydı, iktidar tarafının tuğlaları üst üste koyarak böylesi bir siyasi ufku ülkenin önüne serecek kapasitesi yoktu. İdeolojik karakteri de buna izin veremezdi. Yani süreç burada, daha ilk adımda tıkanacaktı. DEM Parti tarafı, demokratikleşmenin daha sonraki adımlarda gündeme geleceğini söyledi, söylüyor. Ne var ki aradan geçen bir yılı aşkın zamana ve PKK’nin Öcalan’ın talimatlarına uymasına rağmen hâlâ Kürt sorununu kapsayan bir demokratikleşme projesi konuşulmuyor. Çünkü bu yönde bir perspektif, niyet ve hedef yok. Tersine, muhalefete yönelik abluka genişlemeye ve tahrip gücünü artırmaya devam ediyor.
Eğer baskının tüm yoğunluğuyla öylece yerinde durduğu, hukuksuzlukların ara vermeksizin sürdüğü, insanların çat kapı evlerinden alındığı, aylarca cezaevinde tutulduğu, iktidarı protesto eden 50 kişinin 100 metre yürütülmediği, seçme-seçilme hakkının bile sorgulandığı bir ortamda, bazı kimlik ve kültür temelli hakların devletçe tanındığı, kimi "af" düzenlemelerini içeren kontrollü bir açılıma “demokratikleşme” denecekse, buyursunlar. Ancak bunun gerçek bir demokrasi olmayacağını, Kürdüyle Türküyle, Alevisiyle Sünnisiyle bu halka huzur ve mutluluk getirmeyeceğini bugünden söylemek zorundayız. Tepki, emekçi halkın yarınları için endişe duyanlara değil, barış ve demokrasiyi kullanarak güç hesapları yapanlara yöneltilmeli.


