Terkedilmişlik
Elindeki kağıttan birer birer isimleri okumaya başladı. İsimleri okunan 17 kişi vakur ve mağrur bir duruşla salonu dolduranların karşısına çıktı. Hepsini gözüm bir yerden ısırıyordu....
Elindeki kağıttan birer birer isimleri okumaya başladı.
İsimleri okunan 17 kişi vakur ve mağrur bir duruşla salonu dolduranların karşısına çıktı.
Hepsini gözüm bir yerden ısırıyordu. Ya semtten, ya tribünden, ya Kabataş’tan ya da mahalle maçı yaptığım çocukluk arkadaşlarım karşımdaydı.
Gözlerinde hırçın bakışı, bitirim duruşu ve delikanlılığı gördüm.
Sonra Alen hepsinin ortak vedasını okudu. Helallik istedi.
Konuşma bittiğinde salona karanlık çöktü. Güya Çarşı’nın öyküsünü anlatan “Asi Ruh” filmi başlayacaktı. Ama karanlık herkesin yüreğinde saplı kalan hançerdendi.
Bu yazı Çarşı’nın “feshi”, “sönümlenmesi”, “bitmesi”, “tasfiyesi” ile ilgili bir gazeteci yazısı değil. ‘Analiz’, ‘değerlendirme’, ‘soğukkanlı duruş’, ‘meselenin özü’, ‘olayların perde arkası’ yazısı hiç değil.
Yıllardır kapalı altta maç seyreden, kendisini Çarşı ile özdeşleştiren, varlıklarıyla gurur duyan bir taraftarın hissettikleridir. Yani yazar mantıki değil, hissidir.
Alen o konuşmada Çarşı’nın bittiğini söylediğinde, Cem’in de “artık Çarşı yok” diye bağırışıyla pek çok taraftar gibi kendimi terkedilmiş hissettim.
Bir dost, bir kardeş, bir yol arkadaşının yarı yolda bırakması, en çok güvendiğinin, en çok inandığının en çetrefil viraj öncesi “artık yalnızsın” demesi gibiydi.
Çarşı ile aramdaki rabıta Beşiktaş’ımız için söylediğimiz “Beşiktaşım benim biricik sevgilim/söyle senden başka kimim var benim” şarkımız gibiydi.
Sevgilimizle övündüğümüz, özlediğimiz, tutkuyla sarıldığımız zamanlar da olmuştu, kızdığımız, alındığımız ve gönül koyduğumuz zamanlar da…
Sevgilimizin bizi şaşırttığı, sevindirdiği de olmuştu, öfkelendirdiği mantıksız bulduğumuz da…
Ama her kapalı-alt taraftarı gibi maçın yarısını gözümüzü diktiğimiz o kutuya ve Alen’e çevrili bitirirdik. Her yazdıklarına, her dediklerine katılmasak da o “belalımızdı.” Ne vazgeçmeyi ne de gitmeyi düşünürdük. O bizi terk edip gittiğinde yaşadığımız hayal kırıklığı ondandır.
Alen o yazıda milat olarak, “satılık Çarşı” diye bağırıldığında bir şeylerin kırıldığını söyledi. O maçtaydım. İnönü Stadı’nın numaralısından, tembel sosyetiklerinden gelen, kırık dökük bir salvoydu. Kaçı yönetimin adamıydı, kaçı bilmemne derneğindendi bilmiyorum. Merak da etmiyorum.
Ama benim miladım Sinan Engin’e karşı Çarşı’nın açtığı “sen önce 2003-2004’ün hesabını ver” diye başlayan “Çarşı Sinan Engin’e karşı” pankartıdır. O pankartın estirdiği güzelim rüzgarların fırtınaya dönüşmeden, Sinan Engin’in ayağına çiçekle gidilmesi ayıbı sevgilimize duyduğumuz en öfkeli soru işaretiydi.
Ama adı Çarşı’ydı. Bir sevdanın, Beşiktaş sevgisinin tribündeki sesiydi. Herkes Çarşı’dan, Çarşı kendinden sorumlu olmalıydı. Ne yasası vardı ne tüzüğü, ne yönetim kurulu vardı ne de seçilmişleri.
Bir gelenekti. En çok söylendiği haliyle bir ruh. O geleneğin kurucuları, o saygın kimliğin mimarları da evlatlarının karmaşık büyüme öyküsünün her aşamasından sorumluydu.
Şimdi evlatlarını Beşiktaş için ilahlara feda etme hakkı yine onların (mı?) olmalıydı.
Kırılma noktası ise ligin son maçıydı. Bardağın taştığı o son eşikti. Yapılan ve yaşanan hataların kefaret yeriydi. Ve unutulmayan “Yeter Yıldırım Demirören” ya da “Sinan’ı da al git, Sinan’ı da…” korosuydu. Bugüne kadar hatası/sevabıyla Kongre’nin yerine iki başkan deviren tribün şimdi Demirören ve Sinan Engin’i istemediğini ilan ediyordu.
Beş yıldır istisnalar dışında yönetimle olan sorunlarını tribüne taşımayan Çarşı’yı da aşan o tepki sonun başlangıcıydı.
Alen’in dillendirdiği “Çarşı Beşiktaş’ın önüne geçti” eleştirisinin adresi de kendiliğinden ortaya çıkmış oluyordu.
Oysa Çarşı tribünde yoksa, Demirören/Engin ikilisi acaba o 34 hafta hangi huzurla maç izleyecek ve sabır taşı ne zaman çatlayacak.
İzleyecek ve göreceğiz…
Ama Çarşı 25 yıllık bir öykü ise o “virgülün” hatırına şimdilik bu yazı bitsin.
Zira yazının da Beşiktaş’ın da, Çarşı’nın da yarını var.


