Google Play Store
App Store

Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vak-fı'nın (TESEV) 'Değişen

Türkiye Ekonomik ve Sosyal Etüdler Vak-fı'nın (TESEV) 'Değişen Türkiye'de Din, Toplum ve Siyaset' başlıklı araştırması, bu ülke insanının fotoğrafına dair enteresan sonuçlar ortaya koydu. Sonuçlar, araştırmanın açıklanmasının hemen ardından neredeyse tüm basının ilk sayfasında yer buldu, yorumlar yapıldı. Belli ki, daha da yapılacak.

TESEV'in araştırma sonuçları en çok İslami eğilimleri öne çıkan basını sevindirdi. Yeni Şafak gazetesi ilk sayfasının tamamına yakınını bu konuya ayırırken, gazetenin iki ağır topu Fehmi Koru ve Mustafa Karaalioğlu sonuçlardan hoşnut yazılar yazdılar.

Araştırmanın en çarpıcı sonucu, İslamcı ve laik ikilemi içinde, kendini İslamcı tanımına yakın görenlerin oranı yüzde 48,5 iken, laik olduğunu söyleyenlerin oranının yüzde 20,3'te kalmasıydı.

Daha çarpıcı bir sonuç ise, Türkiye toplumunun dindarlık ölçüsü... 'Hiç dindar değilim' yüzde 0,9; 'Pek dindar değilim' yüzde 3,6; 'Dindar sayılırım' yüzde 33,9; 'Oldukça dindar sayılırım' yüzde 46,5; 'Çok dindarım' yüzde 12,8. Kısacası, şu ya da bu ölçüde 'dindarım' diyenler yüzde 90'ın üzerindeyken, dindar olmayanlar yüzde 5'in altında kalmış.

Benzer bir sonuç da, 'öncelikli kimlik' sorusuna verilen cevaplarda gözleniyor. Araştırmaya katılanların yarısına yakını (yüzde 44,6) öncelikli kimliğinin 'Müslüman' olduğunu söylüyor.

Tek tek rakamları sıralayarak okuma güçlüğü yaratmak istemiyorum ama, özellikle İslamcı çevrelerin en coşkulu karşıladıkları rakamlar 'irtica tehlikesi' konusunda ortaya çıkan sonuçlar. Araştırmaya katılanların yüzde 22,1'i laikliğin tehdit altında olduğuna inanırken, yüzde 73,1'i bu görüşe katılmıyor.

Hal böyle olunca, devletin çekirdeğindeki hâkim görüşün ahali tarafından paylaşamadığı sonucu ortaya çıkıyor.

Türkiye Cumhuriyeti'nin resmi politikaları ile halkın tercihleri arasındaki yarılma bir türlü kapanmadığı gibi, örneğin 1999'da yapılan araştırmanın sonuçlarıyla karşılaştırıldığında, 'irtica tehdidi'ne ilişkin devletle halk arasındaki açı daha da büyümüş.

• • •

Araştırmada başka ilginç veriler de var.

Örneğin 'Demokratik Değerler' başlıklı bölümde, TSK'nın siyasete dair görüş belirtmesi hemen her kesim tarafından yüzde 6o'lara yaklaşan ölçüde onay bulurken, 'Türkiye'nin sorunlarını seçilmiş bir hükümet değil askeri rejim çözer' diyenlerin oranı yüzde 30'u bulmuyor. Yani ordunun bir tür 'uyarıcı' olarak kalması, ama daha ileri gitmemesi gerektiği üzerine genel bir mutabakat var.

Araştırmanın ortaya koyduğu düşündürücü sonuçlardan biri 'hoşgörü' konusunda... 'Başka dinlerden olanlar arasında iyi insanlar olabileceğini düşünüyorum' fikrine katılmayanlar, 1999'da yapılan araştırmada yüzde 4,7 iken, bu yıl bu oran yüzde 12,4'e yükselmiş. Ya da, kızının veya oğlunun bir başka mezhepten biriyle evlenmesine karşı çıkanların oranı 1999'da yüzde 41 iken, şimdi yüzde 50 olmuş. Kısacası, memleket insanının farklı olana karşı hoşgörü sınırlarında dikkate değer bir daralma gözleniyor.

Eh, diyeceksiniz ki, özellikle linç vb girişimlere bakıldığında bunu son birkaç yıldır sokakta gözlemlemek de mümkün. Haklısınız.

• • •

İnançlar, giyim-kuşam, irtica, terör... Hepsi bir yana, memleketin asıl büyük derdi başka yerlerde. 'Türkiye'nin en önemli meselesi nedir' sorusuna yüzde 38,2 oranında işsizlik, yüzde 12,1 oranında da hayat pahalılığı denilmiş. Bu sonuç, başka şeylerle ilişkilendirildi-ğinde, hayatlarımızın nesnel/maddi yanına dair daha net bir fotoğraf verebilir.

Emniyet Müdürlüğü'nün verilerine göre, kapkaç, yankesicilik, gasp gibi mala karşı suç işleyen çocukların, evet sadece çocukların sayısı, 2000 yılında 22 bin iken, 2005 yılında 29 bine yükselmiş. Bu rakam, bu yıl şimdiden 31 bini geçti.

Sokaklarda giderek büyüyen bir suç ordusu var. Bu çocukların anneleri türban da taksalar, başı açık da gezseler, Türk de olsalar, Kürt de olsalar hepsini birleştiren yegâne gerçek durum yoksul olmaları. Suçun batağına saplanacak kadar çaresiz ve yoksul. Asıl fotoğraf bu.