Google Play Store
App Store

Süreç komisyonu dün mesaiye başladı. Açılış konuşmasını yapan Meclis Başkanı Numan Kurtulmuş, “Komisyon çalışmaları hakkında kamuoyunun ve basının bilgilendirilmesi yalnızca Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı tarafından yürütülecektir” dedi.

Kurtulmuş’un sözlerinden, iktidarın kontrollü bir süreç yürütmek istediği anlaşılıyor. Komisyonda konuşulanların dışarı yansımasının, geliştirilen süreci akamete uğratacağından endişe edildiği belli.

Komisyon, içinde barındırdığı çelişkilerle çalışabildiği kadar çalışacak. Siyaseten belirleyicilik ya da etki gücü olan tüm tarafların farklı beklentileri söz konusu.

Erdoğan’ın niyeti, süreci ve komisyonu, iktidarını devam ettirmesine yardımcı olacak bir zemine dönüştürmek. Bu zemin, anayasa ortaklığı ya da seçim işbirliği olabilir. Belki ikisi birden… Erdoğan için sürecin tek değerli yanı bu.

Bahçeli, bölgesel konjonktürle uyumlu şekilde devletin güvenlik kodlarını değiştirerek, kendi deyimiyle “yeni normal”i kurumsallaştırmanın peşinde. Erdoğan’ın yeniden seçilme hedefi, bununla uyumlu yürürse, sorun yok. Birbirlerini bu konuda iyi anladılar ama gelecekte yaşanacakların garantisi yok elbette.

DEM Parti, komisyona “demokratikleşme perspektifi” üzerinden anlam yüklüyor. Kürt hareketi, iktidar blokunun ideolojik karakterinin engelleyici bir faktör olduğunu düşünmek yerine, iç ve dış koşulların dayattığı realite dolayımında rejimin geliştirici adımlar atmaya mecbur olduğuna inanıyor.

Bununla birlikte hareketin güncel siyasetteki ağırlık merkezinin de İmralı’ya kaymış olduğunu belirtmek gerek. Bu durum, iktidarın istediği “tarafsızlık” pozisyonuna kapı açıyor. Kürt hareketinin tarafsız bölgeye çekilmesi, iktidar karşıtı cepheden ayrılması demek. Bu da yeni bir güç dağılımı anlamına gelir.

CHP’nin komisyona katılma gerekçesi ise ona dair gerçekçi bir umut beslemesinden ileri gelmiyor. Bir yönüyle tutarlılık meselesi… Çünkü CHP bundan önceki yıllarda Kürt sorununun Meclis’te konuşulması gerektiğini savundu. Mevcut komisyonu kurgulayan akıl, “Kürt sorunu” kavramını kullanmıyor olsa da bir Kürt sorunu komisyonuna en benzeyen şey burası.

CHP’nin tutumu bir yönüyle de stratejik bir denge arayışının ürünü gibi duruyor. Parti son yıllarda Kürt seçmenin gözünde hayli prestij kazandı. Gerek doğuda gerekse de batıda Kürt yurttaşlardan hatırı sayılır düzeyde oy almaya başladı. Erdoğan’ın amacı belli olsa da komisyona katılmama kararı, CHP ile Kürt seçmen arasında örülen bağı zayıflatarak partinin biriktirdiklerinin heba olmasına yol açabilirdi.

Diğer taraftan DEM Parti’yle temas mesafesinde durmak da CHP için önemli. CHP’nin içinde yer almadığı bir komisyon, Erdoğan’ın aklındaki “AKP-MHP-DEM” formülü için geçerli bir siyasi atmosfer yaratacaktı.

CHP ilerleyen dönemde meşru gerekçeler öne sürerek komisyondan çekilme kararı da alabilir. Yine de süreç için ortaya koyduğu pozitif iradeyle, iktidarın kendisini “Kürt karşıtı” gibi damgalama opsiyonunu kapattı. İlgili muhataplara ve kitleye, “Eski CHP değilim” mesajı verdi.

Türkiye’de öyle ya da böyle “yeni” bir şeyler oluyor. Lakin her “yeni”nin olumlu sonuçlar doğurmayabileceğini AKP’li yıllarda fazlaca tecrübe ettik. Eğer bu kırılma dönemi de iktidarın istediği şekilde tamamlanırsa, ne yazık ki bir “yeni”nin daha memlekete fayda getirmeyeceğini göreceğiz.

Bu nedenle tüm muhalif siyasi öznelerden, özlem gerçekten demokratik bir Türkiye’ye ulaşmaksa, iktidarla mücadele eden bir çizgiden uzaklaşmamaları beklenir. Zira “Erdemliler Hareketi” olarak yola çıkan ve 23 yıldır ülkeyi yöneten kadroların Türkiye’yi ne hale getirdiği ortada.

Hayatın ve siyasetin olağan akışına aykırı şekilde, geçmişi zihinlerimizden tümüyle silip ya da sağımızda solumuzda olana gözümüzü kapayıp ülkeyi bütünüyle bir komisyona sıkıştırarak anlayamaz ve yorumlayamayız. Yani her şey, siyasetin tepesinde ne kurgulandığıyla ilgili değil.

İktidarın sicili her geçen gün kabarıyor. Bir yandan hayat tüm yıkıcılığıyla devam ederken, diğer yandan kalıplaşan çürümenin ne denli yaygın olduğu ortaya dökülen yeni skandallarla gözler önüne seriliyor. Düzmece diplomalar, tahrif edilmiş resmi kayıtlar, uydurma unvanlar, sahte kariyerler…

Her yerinden adaletsizlik ve hukuksuzluk fışkıran, halkın veri güvenliğini bile sağlayamayan, kısa yoldan köşeyi dönme fırsatlarıyla yandaşlarının yüzünü güldüren, sağlıkta, eğitimde ve bilumum kamu hizmetinde dibi gören, emeğiyle geçinen milyonları yoksulluğa, umutsuzluğa ve geleceksizliğe sürükleyen bu düzen, ülkeyi barış ve demokrasiye ulaştıracak kabiliyetlere sahip olabilir mi?

Daha da önemlisi düzenin sahipleri gerçekten bunu ister mi?

Barış da, demokrasi de, özgürlük de, adalet de, eşitlik de, çok değerli. Ne var ki her biri, diğerlerinin varlığına muhtaçtır. Barışı ve demokrasiyi istemek doğru ama bu, diğerleri için çaba gösterildiğinde anlamlı ve tutarlıdır.

Özetle omurgası bozuk olan bir sistemde, hiçbir parça tekil olarak tamir edilemez. Ustaların veciz ifadesiyle söylemek gerekirse; tesisatın komple değişmesi şarttır. O değişim, daha iyiye ve daha gelişmişe doğru olmalıdır.

Muhalefet bu tutarlığı sergilerse, süreç iktidarın istemediği türden gelişmelere de vesile olabilir. Bu bir temenniden çok, kuvvetli bir potansiyeldir. Yeter ki halka verilen sözlerden geri dönülmesin.