Google Play Store
App Store

Halk Sağlığı Uzmanları Derneği’nin (HASUDER) yeni çıkan kitabının başlığı bu. HASUDER’in yayımladığı dördüncü Türkiye Sağlık Raporu olan kitap 2020-2025 döneminde yaşanan gelişmeleri halk sağlığı bakış açısıyla analiz ediyor. Dönemin COVID-19 pandemisini de içermesi çalışmayı daha da önemli hale getiriyor. Tamamı Derneğin internet sayfasından erişilebilir olan kitabın editörleri Prof. Dr. Bülent Kılıç, Prof. Dr. Ferruh Niyazi Ayoğlu ve Prof. Dr. Derya Çamur.

Kitapta 14 bölüm içinde yapılandırılmış 134 makalede 145 yazarın emeği var. Bölüm başlıkları: Sağlık Politikası ve Yönetimi, Sağlığın Sosyal Belirleyicileri, Bulaşıcı Hastalıklar, Çocuk ve Ergen Sağlığı, Kadın ve Üreme Sağlığı, Yaşlı Sağlığı, Bulaşıcı Olmayan Hastalıklar, Toplum Ruh Sağlığı, İş Sağlığı, Çevre ve Sağlık, Afetler, Göç ve Göçmen Sağlığı, Engelsiz Toplum ve Sağlığı Geliştirme. Mevzu derin, kuşkusuz farklı yönleriyle eleştirilebilecek yazılar ve değerlendirmeler de var. Emek verenlerin aklına sağlık.

2020-2025 DÖNEMİ SAĞLIK POLİTİKALARININ ANALİZİ

Kitap geniş bir çerçeve yazı özelliği de taşıyan bir makaleyle başlıyor. Türkiye’nin doğuşta beklenen yaşam süresi, bebek ölümleri, anne ölümleri ve bulaşıcı hastalık göstergeleri açısından OECD ülkeleri arasında kötü durumunu devam ettirdiği belirtiliyor. Resmi politika haline gelen doğurganlığı artırmaya yönelik çabaların uygun sağlık hizmetleri, bakım altyapısı ve sosyal destek mekanizmalarıyla desteklenmediği takdirde, özellikle kadınlar üzerinde artan bakım yükü ve sağlık riskleri yaratabileceği belirtiliyor. Bu tür politikaların yalnızca demografik kaygılarla değil, hak temelli, toplumsal cinsiyet duyarlı ve sağlık odaklı bir çerçevede değerlendirilmesi gerektiği anlatılıyor.

Başta yoksulluk olmak üzere sağlığın sosyal belirleyenlerinde yaşanan kötüleşme dikkat çekici. Selçuk’ta beş çocuğun ölümüyle sonuçlanan ev yangını örneği üzerinden barınma koşulları, konut güvenliği ve enerji yoksulluğu gibi sosyal belirleyicilerin, sağlık ve yaşam hakkı üzerindeki doğrudan etkisi vurgulanıyor. Annenin çalışmak amacıyla evden ayrılmak zorunda kalması ve çocuklarını evde yalnız bırakması bireysel bir tercih değil, yoksulluk, çocuk bakım hizmetlerine erişim, kreş eksikliği, güvencesiz çalışma koşulları ve toplumsal cinsiyet temelli bakım yükü gibi sosyal belirleyicilerin bir sonucu olarak değerlendiriliyor.

Aşı tereddüdü ve aşı reddi, tütün kontrolü ve gıda güvenliğindeki kötü durum, işçi sağlığı ve iş güvenliğindeki sorunlar anlatılıyor. İş cinayetlerindeki dünya şampiyonluğumuza meslek hastalıklarının tanınması ve bildirilmesi sürecindeki yetersizlikler eşlik ediyor. Kronik hastalıklar, obezite, kalp damar hastalıkları, şeker hastalığı gibi bulaşıcı olmayan hastalıkların yaygınlığına, kötü takibine, önde gelen ölüm sebebi olmalarına özellikle vurgu yapılıyor. Ne işe yaradığı anlaşılamayan, yakaladığının boyunu kilosunu ölçen uygulamalara değil, risk temelli, davranış değişikliğini hedefleyen ve birinci basamağı güçlendiren kapsamlı politika tasarımlarına ihtiyaç olduğu belirtiliyor.

COVID-19 pandemisi yönetimine ilişkin en önemli eleştirilerden birinin vaka ve ölüm sayılarına dair verilerin tam, zamanında ve uluslararası karşılaştırılabilir biçimde paylaşılmaması olduğu hatırlatılıyor. Pandemi sonrasında kapsamlı, bağımsız ve şeffaf bir salgın değerlendirme ve politika öğrenme sürecinin yürütülmediği, elde edilen deneyimlerin kurumsal belleğe dönüştürülemediği, gelecekte ortaya çıkması muhtemel yeni salgınlara karşı yetersiz bir hazırlık düzeyinde olduğumuz detaylı biçimde anlatılıyor.

PİYASACI VE BİLİM DIŞI UYGULAMALAR

Sağlıkta özelleştirmenin, sağlığı bir kamu hakkı olmaktan çıkardığı, piyasa mantığı içinde kâr odaklı mal ve hizmet sunumuna dönüştürdüğü belirtiliyor. Özel sektörde yoğun bakım yataklarının sayısının artması, taşeronlaşma ve hizmet alımı modellerinin yaygınlaşmasının yarattığı sağlıksızlık anlatılıyor. Dünya suç ve sağlık literatürüne giren “Yenidoğan çetesine” özel vurgu var.

Şehir hastanelerinin durumu, kışkırtılmış sağlık hizmeti tüketimi, beş dakikada muayeneler, acil servisler anlatılıyor. Bu yoğunluk politikalarının sağlık çalışanları üzerinde yıkıcı etkileri var. Hekimlerin giderek artan iş yükü altında çalışmak zorunda kalmaları mesleki tükenmişlik riskini artırıyor, bu durum hem hizmet sunumunun kalitesini hem de sağlık çalışanlarının iş doyumunu olumsuz etkiliyor.

Geleneksel ve tamamlayıcı tıp uygulamalarının pek çoğundaki bilimsel kanıt eksiklerine rağmen yaygınlaştığı, 200’den fazla endikasyon için önerildiği saptaması yapılıyor. Bunların sağlık sistemi içindeki yerinin ideolojik ya da popülist yaklaşımlar yerine bilimsel kanıtlar, etik ilkeler ve kamu yararı temelinde yeniden değerlendirilmesi gerektiği vurgulanıyor.

Türkiye sağlık sisteminin en önemli yapısal sorunlarından birinin, aile hekimliği sistemi ile halk sağlığı hizmetleri arasındaki entegrasyonun yetersizliği olduğu belirtiliyor. Hukuk devleti, demokrasi, toplumsal barış ve ifade özgürlüğü alanlarında yaşanan gerilemelerin, toplum sağlığı üzerindeki olumsuz etkileri giderek daha görünür hâle geliyor. Sağlıkta artan eşitsizlikler, bebek ve çocuk ölümlerinde bölgeler arasında dört kata varan farkların bulunması büyük sorun.

Sonuç değerlendirmesi çarpıcı: “Türkiye’de sağlık politikalarının son beş yıllık performansı; aşırı merkeziyetçilik, kötü yönetim, denetimsizlik/cezasızlık, koruyucu sağlık hizmetlerinin ikinci planda kalması ve toplum katılımının zayıflığı gibi çok katmanlı yapısal sorunlar içermektedir.” Önerilen ise “çok sektörlü iş birliğini güçlendiren, liyakat temelli yönetimi esas alan, halk sağlığı perspektifini merkeze koyan ve toplumun aktif katılımını teşvik eden bir sağlık politikası yaklaşımının benimsenmesi”.

Bu akıl dışı düzende sağlıklı olmak da kalmak da zor. İyi yanı, hepsinin çözümü var. Yeter ki halk geleceğine sahip çıksın.