Google Play Store
App Store

Yıllar öncesinden birkaç mısra belleğimi zorluyor. Sanırım, şöyleydi: "Her yol bir ayrımdır, aslında / yeni bir dünya kurmak, bir yana / yeniden kurulmak bu dünyada, diğer yana / sen hangi yana?"

Sorudaki çocuksuluk, yargıdaki keskinliği daha da bileyliyor. Sizce de öyle değil mi; tutulan her yol, hem bir açılım hem de bir ayrımdır, aslında. Türkiye solu da yeni ve köklü bir ayrım hattında yol alıyor. Çatal levhaları konusunda adlandırmalar muhtelif: Birey/vatandaş merkezli sol bir yana, devlet merkezli sol öte yana, yada özgürlükçü sol bir yana, ulusal/yurtsever sol öte yana, gibi. Sapağı bu şekilde tanımlayanların liberal yada liberter sol olduklarını söylemeye bile gerek yok. Sapak tamam da levhalar konusuna itirazım var. Ayrışmadan söz ediyorsak, öncesinde paylaşılan ortak bir zemini de varsayıyoruz demektir. Sol nerede ortaklaşıyordu? Yanıtı, pek alışık olunmadığı biçimde, ideolojik referanslarda değil ama psikolojik ortamda bulabileceğimizi düşünüyorum. Şöyle ki: 12 Eylül 1980 ortak yenilgi deneyimi ile Türkiye solu kendi memleketinde adeta bir mülteci haleti ruh'iyesine savruldu; tarihte az görülmüş bir zulmün ertesinde kendi içine kapandı, halkından ve devrimci dönüşümden umudunu kestiği ölçüde kendi yenilgisiyle de barışık hale geldi. Kendi memleketinde mültecilik hissi, sol yelpazenin tümünü ve her seviyeden solcuyu kapsayan ortak bir zemindi. Bu ruh hali kendi davranış kodlarını ve kültürünü de üretti: Yaşama müdahale etmek değil duruş sergilemek önemliydi; dağın sarp yamaçlarındaki onurlu yalnızlığıyla buruk ve öfkeliydi, uzaklarda bir yerdeydi ve elbet bir gün geri dönecekti. Kırmızı karanfilin yerini kardelen çiçeği aldı. Bu ruh hali 80'li ve 90'lı yıllar boyunca dizelere ve notalara döküldü; bunu belki de en iyi o hüzünlü sesiyle Ahmet Kaya yaptı. Nereden çıktı bu psikolojik tahliller demeyin; unutmayalım ki, 12 Eylül, aynı zamanda en kapsamlı psikolojik harekattı; sorgusu, duruşması, koğuşu, televizyonu ve gazetesi, psikolojik savaş aygıtı gibi iş gördü. Bedenlere yapılan müdahalenin mislisi ruhlara yapıldı.

Kendi topraklarında mülteci konumuna düşmüş olanların iç dayanışma arayışları, 80'li yıllarda "sosyalistlerin birliği" tartışmaları şeklinde sürdürüldü. Bu arayışın ilk kez yaban ellerdeki hakiki mülteciler arasında başlamış olması, anlaşılırdı. 12 Eylül'den sonra yurtdışına çıkan mültecilerle, kendi yurdunda mülteci gibi yaşayanlar, birbirlerini anlamakta hep güçlük çektiler. 1990'lı yıllardaki kamu çalışanları mücadelesi ile öğrenci hareketleri, buradaki çözümlemeyle çelişen bir canlılığa sahipti. Ne var ki, her iki solcu kalkışma da, aslında, önceki yılların birikimine yaslanan bir tür kapasite fazlasının ürünüydü. Dalga geri çekildiğinde, artık bir şey çok netleşmişti: Kendi topraklarında mülteci gibi yaşamak sürdürülebilir değildi. Bugün Türkiye solundaki sahici ayrışma, 20 yıl boyunca ortaklaşa paylaşılan davranış kodlarındaki ve kültürel imgelerdeki çözülmeyle birlikte belirginlik kazanıyor. Teorik ve politik pozisyonları önceleyen bir yol ayrımından söz ediyorum. Bu toprakların çocukları oldukları bilincini yeniden hafızalarına kazıyanlar bir yana, kozmopolit değerlerle dünya vatandaşlığına terfi edenler diğer yana? Sen hangi yana?