Türkiye’nin ABD eliyle dönüşümü

Politika Kolektifi
Türkiye Cumhuriyeti 1923’te ilan edildiğinde, emperyalist işgale karşı bağımsızlık savaşı vermiş yorgun, yoksul fakat onurlu bir halkın egemenliği hem savaş alanında hem de diplomaside sağlanmıştı. O tarihte, yine kendisi gibi genç olan Sovyetlerle savaş döneminde yakın ilişkiler kurulmuş, batı ile de modernleşme temelinde yakınlaşmalar başlamıştı. Ancak İkinci Dünya Savaşı bitip de dünya Yalta Anlaşması ile ikiye bölündüğünde, Türkiye’ye biçilen kader de ABD-İngiltere etkisi altındaki batı yarım kürenin parçası olmaktı.
TÜRKİYE’NİN NATO’YA GİRİŞİ
II. Dünya Savaşı sonrası yaşanan en önemli gelişmelerden birisi ABD’nin kapitalist dünyanın lideri konumuna gelmesi oldu.
Bu çerçevede Almanya, İngiltere ve Fransa başta savaşın büyük bir tahribat yarattığı Avrupa ülkelerinin Sosyalist Blok karşısında güçlendirilmesini esas alan yardım politikaları devreye sokuldu. Öte yandan Sovyetler çeperindeki ülkeler askerî ve ekonomik yardımlarla Amerika’nın ileri karakolu haline getirildi.
Türkiye ile bu kapsamda 1947’de “Türkiye’ye Yapılacak Yardım Hakkında Anlaşma” imzalandı. Bu anlaşma ile ordunun eğitim ve teçhizatlanması Amerika’ya bağımlı hale getirilecekti. Truman Doktrini çerçevesinde yapılan bu yardımlarla başlayan sürecin bir sonraki aşaması Türkiye’nin NATO’ya dahil edilmesi oldu.
Amerika, Sovyetler Birliği’ni askerî olarak dengelemek ve kuşatmak için çeper ülkelerinde askerî üsler oluşturma politikası izledi. Buna bağlı olarak imzalanan ikili anlaşmalarla Türkiye’de Amerikan ve NATO üsleri kuruldu. Bu kapsamda 1951’de İncirlik Üssünün kurulmasıyla başlayan süreçte ABD ve NATO üsleri ülkenin dört bir yanına hızla yayıldı.
ABD’NİN DOLAYLI SALDIRI STRATEJİSİ VE TÜRKİYE
1957 yılında dönemin ABD başkanı Dwight Eisenhower, tarihe “Eisenhower Doktrini” olarak geçecek yeni Amerikan stratejisini kongreden geçirdi. Buna göre komünizme karşı müttefik ülkelere ekonomik ve askerî yardımların yapılmasının yanı sıra, komünist bir ülkenin doğrudan ya da dolaylı saldırısına karşı Amerikan ordusunun doğrudan müdahalesini de içeriyordu. Bu strateji kapsamında dolaylı saldırı kuramı gündeme geliyordu. Dolaylı saldırı, emperyalist sistem içinde yer alan ülkelerdeki düzene karşı her tür muhalefet hareketinin “ABD’nin güvenliğine yönelik dolaylı bir saldırı” olarak kabul ediyor ve bu muhalefet hareketlerini bastırmak üzere ABD’nin askerî müdahale hakkını garanti altına alıyordu.
Bu strateji kapsamında Türkiye ile ABD arasında imzalanan 5 Mart 1959 antlaşması da ABD’ye tehdit gördüğü durumda Türkiye’ye askerî müdahale hakkını da vermiştir.
ABD TÜRKİYE’Yİ NASIL DÖNÜŞTÜRDÜ?
ABD’nin Türkiye üzerinde kurduğu bağımlılık ilişkisi, yalnızca ekonomik-askeri anlaşmalarla açıklanamayacak kadar derin. Türkiye’nin 1945 sonrasında iki kutuplu dünyada Amerikan emperyalizminin parçası olarak dönüşümünde, Özel Harp Dairesi, MHP, Komünizmle Mücadele Dernekleri gibi unsurların kurulumu, finansmanı, yüksek siyaset içerisinde gözetilmesi büyük rol oynadı.
ÖZEL HARP DAİRESİ’NİN KURULUŞU
Özel Harp Dairesi o dönemde Amerikan Yardım Heyeti (Jusmmat) ile aynı binada çalışıyor, masrafları da ABD tarafından karşılanıyordu. Daha ilginç olan ise dönemin başbakanının böyle bir örgütün varlığından 1974’te Kıbrıs olaylarından dolayı haberdar olmasıydı. Kıbrıs olayları nedeniyle Amerika artık Özel Harp Dairesi’ne para göndermekten vazgeçmişti. Bu nedenle Özel Harp Dairesi’nin masraflarının örtülü ödenekten karşılanması için dönemin başbakanı B. Ecevit’e başvuruldu. Ecevit de böyle bir yapının varlığından bu şekilde haberdar oldu. Özel Harp Dairesi, MHP ve Ülkü Ocaklarının kurulup yetkilendirilmesinden, 6-7 Eylül, 1 Mayıs katliamı gibi birçok kanlı eylemde doğrudan rol oynadı.
BATIDA YETİŞTİRİLEN SİYASETÇİLER
Amerikan Eğitim Bursu (AID) yardımları çerçevesinde azgelişmiş ülkelerin askerleri ve elitleri Amerikan ideolojisi çerçevesinde eğitim almakta, orduda ve devlet bürokrasisinde önemli görevler üstlenmektedir. Demirel bunun en çarpıcı örneklerinden birisini oluşturmaktadır: “1964 yılında Kıbrıs olayları sonrasında İnönü’nün ABD’nin gözünden düşmesi, General Porter’ın Ankara’ya gelerek İnönü’nün yerine geçebilecek bir başbakan bulmak üzere anket ve araştırmalar yapması gibi, bazı gelişmelerden sonra Demirel AP Kongresinde, Johnson ile birlikte çekilmiş resimleri dağıtılarak genel başkan seçilmiştir” (12 Eylül ve Türkiye Gerçeği, Birgün Yayınları, 2009, s. 88).
GAYRİNİZAMİ HARP VE MHP
Özel Harp Dairesi’nce yürütülen gayrinizami harbin içinde MHP ve Ülkü Ocakları özel bir rol oynadı.
MHP’nin bu rolünün nasıl şekilleneceğini 27 Mayıs’ta Milli Birlik Komite üyesi olan ve MHP’nin ideologlarından birisi olarak bilinen Dündar Taşer, A. Türkeş’e bir rapor yazarak anlatır. Bu raporda “MHP’ye bağlı birçok derneğin kurulması, bu derneklerin parti başkanlarınca yönetilmesi, her sahada ve her yerde gizli istihbarat teşkilatının örgütlenmesi, mücadelenin öğrencilerin omuzlarından alınarak şehir gerillası nizamı içinde emekli subay ve emekli polislerin idaresinde yalnızca il başkanlarının tanıdığı birbirini tanımayan kişilerden oluşan savunma birliklerinin organize edilmesi gerektiği” ifade edilmiştir.
12 EYLÜL: “BİZİM ÇOCUKLAR” REJİMİ
Türkiye’nin ABD bağımlılığı içerisindeki dönüşümünde belki de en önemli kırılma noktası 12 Eylül darbesi oldu. Türkiye’de özellikle de 27 Mayıs sonrası oluşan demokratikleşme ortamında gençleri, işçileri, üreticileriyle tüm ülke daha güzel bir ülke kurabilme umudunun ve mücadelesinde birleşti. Ortaya çıkan bu toplumsal uyanış atmosferinde yükselen devrimci hareketin hedefindeki en önemli sorunlardan biri de ülkenin emperyalizme bağımlılığıydı. 6. Filo eylemlerinden itibaren halkın en büyük hedeflerinden biri olan Amerikan emperyalizmi ve onun yerli işbirlikçilerine karşı mücadele büyüyerek Türkiye’yi aşağıdan yukarıya doğru gelişen baskıyla kritik bir yol ayrımına soktu. Parlamentonun işlevsizleştiği, Fatsa’da, Yeni Çeltek’te halkın kendi iktidarını deneyimleyebildiği bir dönemde, ABD SSCB karşısındaki uç karakolunu kaybetme riskiyle karşı karşıya kaldı. Bu riske müdahale için artık ülkü ocakları, Özel Harp Dairesi, Komünizmle Mücadele Dernekleri yeterli gelmiyor, kurgulanan katliamlar ve saldırılarla devrimci yükselişin ve Türkiye’nin bağımsızlık hareketinin önü kesilemiyordu.
12 Eylül, hem nihai olarak bu yükselişi durdurmak hem de Türkiye’nin Washington doktrinleriyle dönüşümünün yolunu açabilmek için doğrudan ABD merkezli bir darbe olarak gerçekleşti. CIA Türkiye Masası İstasyon Şefi olarak görev yapan Paul B.Henze’nin darbeyi Washington’a ‘müjdelemek’ için söylediği “our boys did it”(Bizim çocuklar başardı) sözü 12 Eylül askeri darbesinin olduğu kadar Türkiye tarihinin de bir özeti gibi görülebilir. Türkiye’nin bugün içinde yaşadığı karanlığın temelindeki Yeşil Kuşak, Büyük Ortadoğu Projesi, Washington Uzlaşması gibi tüm doktrinler, ülkenin NATO eliyle tamamen teslim alınması ile gerçekleşti. Oğuzhan Müftüoğlu’nun, 2010 anayasası tartışılırken darbeye yönelik sözleri, 12 Eylül’ün amacını açıkça ortaya koyuyor:
“12 Eylül darbesine karşı mücadele eden topluluğun bir bireyi olarak kendimi 12 Eylül mağduru olarak görmüyorum. Türkiye’nin o günkü mevcut düzenine karşı, o faşist diktatörlüğe karşı mücadele ettik, onun bir bedeli varsa bunu ödedik. Burada bir mağduriyet söz konusu değildir. Biz 12 Eylül’ün muhatabıyız.”


