Google Play Store
App Store

Tuzla Tersanelerindeki ilkel çalışma koşulları 12 Eylül rejiminin müstesna bir zaferidir. Bundan sadece 12 Eylül darbesinin lideri Kenan Evren sorumlu olamaz. 12 Eylül 1980’in ilk günlerinde....

Tuzla Tersanelerindeki ilkel çalışma koşulları 12 Eylül rejiminin müstesna bir zaferidir. Bundan sadece 12 Eylül darbesinin lideri Kenan Evren sorumlu olamaz. 12 Eylül 1980’in ilk günlerinde dönemin Türkiye İşveren Sendikaları Konfederasyonu (TİSK) Başkanı Halit Narin, şöyle demişti:

-Yirmi yıldır onlar (işçiler) güldü, biz (patronlar) ağladık!

Narin, bu “narin” demecini verdiğinde Türk-İş dahil bütün sendikaların kapısı kilitli, DİSK yöneticileriyse Davutpaşa Kışlası’nda işkenceye alınmak üzere sıra bekliyorlardı.

Bir utanma, sıkılma falan yoktu!

Yıllarca ortak masalarda toplusözleşme imzaladığı sendikacıların, insan olduklarını anlamak için sahici insan olmak gerekiyordu.

Vehbi Koç ise daha vicdanlı konuşmuştu:

-Sendikaların yokluğu istismar edilmemeli!

Bu demecin yayınlandığı gün Arçelik’te Maden-İş işyeri temsilcileri müdürler tarafından çay içmeye davet ediliyordu:

-Kendiniz mi çıkıp gidersiniz, yoksa sizi sıkıyönetime biz mi teslim edelim?

Sendika düşmanlığı Kenan Evren’e indirgenemez.

Zaten o dönemde yaptıklarını tam olarak bilemiyordu. Kendisiyle yaptığım bir söyleşide, “12 Eylül 1980 Cuma günü yaygın anarşi ve terör gerekçesiyle hükümetin devirdiniz, 15 Eylül Pazartesi günü istifa halinde işçilerin kıdem tazminatı alma hakkını kaldırdınız” diyerek sormuştum:

-Anarşi ve terör işçilerin kıdem tazminatlarından mı doğuyordu?

Paşa, “hayır, değil” cevabını vermişti:

-O zamanlar getiriyorlardı, imzalıyorduk!

Halit Naringiller paşaların her imzasında zevkten dört köşe oldu.

Sendikal hayatın üzerinden silindir gibi geçtiler.

Ama ortaya insanlık ve ülke adına mutlu olunacak bir manzara çıkmadı.

Tuzla istihdam yaratan “yaratıklar” işçilerin kanını şifa niyetine içiyorlar:

-Ülkeye döviz sağlıyoruz!

Mezarlıklarda iş kazası kurbanlarını gömecek yer kalmadı.

Tuzla Tersaneler Bölgesi’ne temsili bir mezarlık yapılmalı. Ölen her işçi için adının yazıldığı bir taş dikilmeli ki, “toplu mezarlar” ve “katliamlar” tarihi yazılırken Tuzla ihmal edilmesin.

Gazetelerin ekonomi sayfalarında her gün birkaç işverenin kazandığı paraların özel tarihi yazılıyor:

Bir Başarı Öyküsü!

Arçelik’te, Yörsan’da Desa’da, Venüs’te işçiler sadece sendikalı oldukları için 2008’de işten atılabiliyor. Bu da hiç kimseye garip gelmiyor!

Tutturulmuş “bir başarı öyküsü” gidiliyor. Patronların uçaklarıyla “başarılı seyahatler” yapan meslektaşlarımız iki yemek arasında akıllarına getirip sormuyorlar:

-Abi ne başarısı, ilkellik yarışına çıkmış gibisiniz! Niye işçilerin sendikalı olmalarını kabul etmiyorsunuz?

Patronların misafiriyiz diye çekinmeyin… Gazeteci Atilla Özsever, yıllar önce Marmaris Martı Otel’de davetli gazetecilerden aşırı iltifat alan tesisin sahibi Halit Narin’e herkesin içinde şöyle demişti:

-Halit Bey, o kadar da öğünmeyin canım, yıllardır el koyduğunuz artı değerlerimizin küçük bir bölümünü ikram ediyorsunuz!

Türkiye’de herkes 12 Eylülcülüğü paylaşıyor.

Yoksa Tuzla’da bu kadar cinayet işlenebilir miydi?