Google Play Store
App Store

Sinemamız 60’lardan 70’lere uzanan süreçte bu sorunsalı tartıştı. Ulusal Sinema tezini savunan kesim ülke sinemalarının kendine özgü bir kimlik ve dil geliştirmesi gerektiğini söylüyordu ama gelişme farklı yönde oldu.

Ulusal mı, evrensel mi?

Sinemamız önümüzdeki günlerde yeni bir sınava girecek. Berlin Film Festivali’nin farklı bölümlerinde beş yönetmenimiz (içlerinden biri Türkiye’den değil ama Türk asıllı bir Alman; geçen yıl ‘Öğretmenler Odası ‘ filmiyle dünyanın dört bir yanında övgülerle karşılanan İlker Çatak) görücüye çıkacak. Çatak’ın yeni filmi ‘Sarı Zarflar‘ Uluslararası Yarışmada Altın Ayı için yarışacak. Aynı seçkide Türkiye’den de Emin Alper’in filmi ‘Kurtuluş‘  var. Yan bölümlerden ‘Forum‘da Banu Sıvacı‘nın ‘Günyüzü’ ve Dalya Keleş’in kısa filmi ‘Yerçekimi’, Forum Expanded’da Burak Çevik’in kısa filmi ‘İki Laborantın Yorgun Saatleri‘ yer alıyor. Epey bir zamandır özlediğimiz bir tablo bu.

Berlin Festivali’nin Ana Yarışma seçkisine göz atıyorum. Bakalım hangi ülkeler var? Film adlarını dilimize çevirirsek: ‘Yeni Bir Şafak’ Japonya-Fransa ortak yapımı,  ‘Denizde’ ABD-Macaristan ortak yapımı, ‘Alçak Sesle’  Fransa-Tunus, ‘Dao’ Fransa-Senegal-Gine Bissau, ‘Toz’ Belçika-Polonya-Yunanistan-Birleşik Krallık, ‘Herkes Bill Evans’ı İzliyor’ İrlanda-Birleşik Krallık, ‘Sarı Zarflar’ Almanya-Fransa-Türkiye, ‘Kurtuluş’ Türkiye-Fransa- Hollanda-Yunanistan-İsveç-Suudi Arabistan, ‘Karım Ağlıyor’ Almanya-Fransa, ‘Nina Roza’ Kanada-İtalya-Bulgaristan-Belçika, ‘Kraliçe Denizde’ Birleşik Krallık-ABD,  ‘Rose’ Avusturya-Almanya ortak yapımı. Tek ülkenin yapımı olan bir Alman, bir Meksika, bir ABD filmi var yalnızca. Dikkat ederseniz, Emin Alper’in filmi en fazla sayıda ortak yapımcısı olan film.  Peki, bu tablo neye işaret ediyor?

Hiç kuşkusuz, ulusal sinema diye bir kavramın artık geçerli olmadığını, sinemanın evrensel, aynı zamanda kişisel bir dil olduğunu gösteriyor. Cannes artık filmlerin yanına ülke adı yazmıyor bile; yönetmenin adıyla dünyaya sunuluyor filmler. Bu noktaya gelinmesinde çeşitli ögeler rol oynuyor: yönetmenin kendi ülkesi yerine -ele aldığı konu gereği- başka bir ülkede ürün vermeyi seçmesi ya da otoriter rejimlerden çalışma olanağı bulamayan bir sinemacının sığındığı ülkede çalışmaya başlaması ve belki de en önemlisi, yüksek maliyetleri tek bir endüstrinin karşılayamaması, farklı ülkelerin yapımcılarının ortaklaşa üretim yapmayı seçmesi.

EVRENSEL- YEREL DİYALEKTİĞİ

Bu durumu kültürel emperyalizmin ulusal kimlikleri yok etme çabası diye yorumlayanlar olabilir, ama  Avrupa sinemalarının ABD‘nin güçlü film endüstrisi karşısında ayakta durma savaşımı diye nitelendirmek daha gerçekçi bir yaklaşım olur kanımca. Elbette, bu ortak yapımların hepsi başarılı olmuyor. Avrupa eleştirmenlerinin ‘Euro-pudding’ dediği kimliksiz yapımlar da çıkıyor ortaya. Usta yönetmenlerin imzasını taşıyan ortak yapımlarsa sinemanın evrenselliğini vurgulayan en güzel kanıtlar… Bu yapımların kimliksiz olduğu söylenebilir mi?

Emin Alper’in filmine sekiz ülkenin para yatırmış olması sinemamızın dünya pazarlarında adını duyurmasını sağlayan bir olay. Bir de şu gerçeklik var: sinema salonları zor zamanlar yaşarken, dijital platformlar yükselişte. Bir yandanı tüm dünyaya ‘tek tip’ bir kültür dayatma hedefini güden dijital platformlar ‘niş’ seyirci kitlelerini de elde tutmaya çalışıyor ve farklı kültürlerin yapımlarına da yer açabiliyor. Sonuçta, kapitalizmin egemen olduğu bir dünyada ulusal kurumlardan/endüstrilerden destek alamayan sinemacılar için bir kaynak ortaya çıkıyor. Tabi, birden çok ülkenin katkılarıyla yapılmış olsa da bir ülkenin ‘aura’sını yansıtabilen yapımlar her zaman daha avantajlı oluyor.

Ulusal-evrensel çatışması sinemamızda yaratılmış suni bir fırtınaydı. Bu akımı en iyi temsil eden film hangisi desem, epey düşünürsünüz. Geleneksel sanatımız iki boyutludur, öyleyse sinemamızda da iki boyutlu işler yapalım, bu da ulusal sinema olsun öyle mi? Sinema sanatının başyapıtlarına şöyle bir bakarsak yerel kimlikler üstüne inşa edilmiş ve bunu evrensel bir sinema diliyle anlatan yapıtların epeyce fazla olduğunu görürüz. Tarkovski sineması alabildiğine evrensel, ama bir o kadar da ‘Rus’tur. Fellini sinemasını İtalyan kimliğinden ayırabilir misiniz? Yılmaz Güney’in sineması yerel olduğu kadar evrensel değil midir? Nuri Bilge Ceylan’ın, Derviş Zaim’in, Yeşim Ustaoğlu’nun, Emin Alper’in, Pelin Esmer’in, Özcan Alper’in sinemaları da öyle değil mi?

OSCARLARDA ULUSLARARASI FİLM

Geçen hafta değindim, Oscar uzun yılar boyu Amerikan sinemasının propaganda aracı olarak kullanıldı. Ama günümüzün sinemacıları buna izin vermiyor. On bini aşkın Akademi üyesinin oyları ile belirlenen ‘En İyi Film’ adayları arasında sekiz Amerikan yapımının yanı sıra bir Avrupa (Manevi Değer), bir Latin Amerika (Gizli Ajan) filmi var. İkisi de ‘En İyi Uluslararası Film’ kategorisinin beş adayı arasında aynı zamanda. Norveçli yönetmen Joachim Trier’in imzasını taşıyan ‘Manevi Değer’  Norveç-Almanya-Danimarka-Fransa-İsveç ortak yapımı;  Brezilyalı yönetmen  Kleber Mendonça Filho’nun  ‘Gizli Ajan’ı ise Brezilya-Fransa-Hollanda-Almanya ortak yapımı. ‘Uluslararası Film’ dalında zaferin bu iki filmden birine gideceğini düşünüyorum. Diğer üç film ise, İranlı yönetmen Jafar Panahi’nin İran-Fransa-Lüksemburg-ABD ortak yapımı ‘Görünmez Kaza’,  Tunuslu Kaouther Ben Hania’nın Tunus-Fransa-ABD-Birleşik Krallık-İtalya ortak yapımı ‘Hind Rajab’ın Sesi’, Fransa doğumlu İspanyol (Galiçyalı) yönetmen Oliver Laxe’ın İspanya-Fransa ortak yapımı ‘Sirat’.

Hangisine ulusal sinema diyebiliriz? Tunuslu yönetmenin bakış açısından Filistin trajedisine mi; İspanyol yönetmenin Afrika çöllerinde geçen post-apokaliptik filmine mi? Aralarında en ulusal olanı, Brezilya’da 21 yıl süren cunta rejiminin sivilleşme görüntüsü vermeye çalıştığı 70’li yıllardaki terörü ve gündelik hayata sızan sıradan faşizmi  konu alan Mendonça’nın filmi olsa gerek. Yerelden yola çıkıp evrensele ulaşan bir film izlemek istiyorsanız bu hafta sinemalarımızda gösterme giren ‘Gizli Ajan’ı kaçırmayın derim… Tabi bir de önümüzdeki Cuma gösterime girecek olan  ‘Nürnberg’i izlemenizi salık veririm. Kötülüğün nedenlerini deşifre etmeye çalışan bir psikiyatr ile Nazi komutanı Herman Göring’in karşılaşması heyecan verici.