Google Play Store
App Store

19 Mart’ın ardından üniversite kampüslerinde baskı artsa da genç kadınların direnci geri çekilmedi. İzmir’den İstanbul’a farklı üniversitelerden kadın öğrenciler, soruşturmalara, yasaklara ve kuşatmaya rağmen büyüyen birleşik mücadele hattını BirGün’e anlattı.

Üniversitelerin direnç hattı kadınlar: Kuşatma var, geri adım yok
Fotoğraf: Depo Photos

İlayda SORKU

Üniversiteli genç kadınlar 19 Mart sürecinin ardından yalnızca barikatları yıkmakla kalmadı, kampüslerde de mücadeleyi sürdürmeye devam etti. Tek adam rejiminin karşısında üniversite öğrencileri, hem ülke çapındaki kadın hareketinin hem de üniversite muhalefetinin en dinamik unsurlarından biri olarak öne çıkmaya devam etti. İzmir’den Ankara’ya, İstanbul’a; yurdun dört bir yanında farklı kampüslerde okuyan kadın öğrenciler; ortak bir deneyimin içinden konuştu. Sistematik baskılara, cinsiyetçi uygulamalara, ÖGB–polis kuşatmasına, kapatılan kulüplere ve işletilmeyen taciz mekanizmalarına rağmen geri çekilmeyen, tersine daha örgütlü hâle gelen kadın hareketinin deneyimi; üniversitelerdeki muhalefetin yeni bir direnç hattı örerek genişlediğini gösterdi.

Üniversitelerde bugün yalnızca akademik özgürlük değil, kadınların en temel yaşam ve güvenlik hakları da hedefte. Rektörlüklerin keyfi yasakları, eylem alanlarının kısıtlanması, öğrencilere açılan soruşturmalar ve işlevsizleştirilen cinsel taciz komisyonları, genç kadınların gündelik hayatını doğrudan belirleyen bir kuşatma pratiğine dönüştü. Ancak bu baskı, farklı üniversitelerden kadınların aktardığına göre, aynı zamanda yeni bir birleşik mücadele hattını da zorunlu kılıyor.

Genç kadınların sözünü doğrudan onlardan dinliyoruz: 19 Mart sonrası tabloyu nasıl okuyorlar, bugün en çok neye ihtiyaç duyuyorlar, geleceğin üniversite kadın hareketini hangi hatta kuruyorlar? İstanbul Üniversitesi’nden, Boğaziçi’nden, Dokuz Eylül’den, Hacettepe’den ve ODTÜ’den kadınlar BirGün’e şunları aktardı:

19 Mart sonrası üniversitelerde örgütlenen genç kadınlar ne diyor?

ODTÜ’den Sude:

Türkiye’de halihazırda on yıllardır süregelen güçlü bir kadın mücadelesinden bahsetmek mümkün. Güçlü bir halk muhalefeti yokken dahi kadınlar, kampüslerinden sokaklara ve meydanlara taşımaktaydı. Bundan dolayı 19 Mart Direnişi’yle beraber yükselen gençlik muhalefeti kadınlara halihazırda olan örgütlü hareketin etkisini daha da hissettirerek birçok gruba temas edebilme şansını oluşturdu. Üniversitelerdeki kadın hareketi, iktidarın saldırılarına karşı bir varoluş mücadelesine dönüşüyor.

İstanbul Üniversitesi’nden Umay:

Mücadelenin örgütlülükte anlam kazandığı ve dayatmaların karşısında bir duvar örebilmenin yolunun birlik olmaktan geçtiği artık hepimizde karşılık buluyor.

Boğaziçi’nden Ebrar:

19 Mart sonrası genç kadınların sesi, aslında uzun süredir biriken öfkemizin kolektif bir yankısı oldu. Biz halihazırda sermaye-ataerki-devlet üçgeninin saldırıları ve “erkek iktidar” ile mücadele ederken yükselen gençlik hareketinin ana politik hattının iktidar karşıtlığı üzerinden şekillenmesi, belki de yürüyüşümüzü ve hak taleplerimizi bir adım daha ileri taşıdı.

Hacettepe’den Ezel:

19 Mart’taki saldırılar ve sonrasında yaşanan süreç, bu mücadelenin ne kadar hayati olduğunu çok daha görünür kıldı. Bugün üniversitelerde örgütlenen genç kadınların en net söylediği şey şu: “Artık geri adım atmak yok. Birbirimizi daha örgütlü, daha kararlı ve daha dayanışmacı bir çizgide savunacağız.”

Dokuz Eylül’den Yağmur:

Biz genç kadınlar bu hukuksuz tutuklamaların aslında tüm muhalefeti ve bizlerin geleceğini hedef aldığını çok iyi biliyoruz ve bu yüzden irademize sahip çıkmak için sokakları terk etmiyoruz.

Rejimin saldırıları üniversitelerdeki birleşik mücadeleye nasıl yansıyor?

ODTÜ’den Sude:

Neredeyse her sabah bir kadın cinayeti haberleriyle uyanıyor, kampüslerimizde ve mahallelerimizde artan taciz vakalarıyla karşılaşıyoruz. Yaşadıklarımız kampüslerde ve bulunduğumuz tüm alanlarda kadın dayanışmasının büyümesini ve birleşik mücadeleyi zorunlu kılıyor. Yaşadığı krizlerle gün geçtikçe daha da saldırganlaşan AKP iktidarı, tahakkümünü en çok da genç kadınlar üzerine kurmak istiyor. Bu saldırıların karşısında kadınlar isyanını daha örgütlü bir şekilde büyütüyor.

İstanbul Üniversitesi’nden Umay:

Yetiştiğimiz iklime rağmen öğrenciler olarak ülkenin farkındalığı en yüksek kesimiyiz ve iş gelecek kaygısıyla birleştiğinde, bu bizi birleşik mücadelenin en kilit öznesi yapıyor.

Boğaziçi’nden Ebrar:

İktidarın üniversitelere yönelttiği saldırılar, meşruiyet krizinin kampüslere yansıması. Bu nedenle baskı araçlarının yoğunlaşması, tam aksine bir “hayatta kalma” refleksi yaratıyor. Çünkü biz yalnızca aynı yerde aynı sıkıntıları yaşayan ve bunlara tepki gösteren bir topluluk değiliz.

Hacettepe’den Ezel:

Rejimin saldırıları, özellikle üniversitelerde yükselen feminist ve öğrenci direnişlerini hedef alıyor. Kadınlar, LGBTİ+’lar ve muhalif öğrenciler üzerindeki baskı, aslında birleşik mücadelenin gücünü kırma çabasının açık bir ifadesi. Ancak bu baskı ters etki yaratıyor; çünkü kadınların yan yana gelişini hızlandırıyor. Hacettepe’de palalı-faşist çetelerin saldırılarından, kampüs içinde tacizcilerin korunmasına kadar birçok baskı mekanizması bizzat kadınların ortak bir hatta kenetlenmesine yol açtı.

Dokuz Eylül’den Yağmur:

Rejimin üniversitelere saldırıları, birleşik mücadele için hem bir tehdit hem de bir fırsat. Baskının dozu arttıkça, öğrenci kitleleri arasındaki ayrıştırıcı duvarların aşılması ve ortak talepler etrafında ezilenlerin birleşik cephesinin kurulması yönündeki tarihsel zorunluluk da artar. Bu birleşik cephe, sadece üniversitenin değil, tüm toplumun demokratikleşme ve özgürleşme mücadelesi için kritik bir dinamiktir.

Kadın öğrenci hareketinin bugün kampüste karşılaştığı en büyük baskı mekanizması nedir?

ODTÜ’den Sude:

Doğalında AKP-MHP iktidarının atadığı kayyum rektörler. Bu yapılar kampüslerdeki en ufak eylemde kampüslere polis ve TOMA yığabilirken Erciyes ve Boğaziçi’ndeki gibi kampüslerde gerçekleşen kadın cinayetlerini engellemekten bile acizler.

İstanbul Üniversitesi’nden Umay:

Kayyum rektör ve onun fakültelere, bahçelere, sosyal alanlarımıza uzanan eli, ÖGB. Kampüslerimizde yaratılan korku iklimi ve el ele tutuşmaktan alıkoymaya çalışan baskı politikaları, zaman zaman etkinliklere müsaade edilmemesiyle, dayanışma stantlarına izin verilmemesiyle karşımıza çıkıyor.

Boğaziçi’nden Ebrar:

Kurumsallaşmış güvencesizlikle karşı karşıyayız. Mevcut kazanımlarımız bile gerici politikalarla hedef alınıyor. Yurt giriş saatlerinde uygulanan çifte standartlar gibi özellikle kadınlara yönelik keyfi ve sözde “güvenlik” uygulamaları giderek artıyor. Fakat tacize ve şiddete karşı başvurabileceğimiz neredeyse hiçbir mekanizma bırakılmıyor.

Hacettepe’den Ezel:

En büyük baskı mekanizması, aslında farklı araçların toplamından oluşan kurumsal kayıtsızlık + idari baskı + erkek şiddetinin meşrulaştırılması sarmalı. Dokuz Eylül’den Yağmur: Şu an kampüslerde nefes almamızı engelleyen en büyük mekanizma polis ablukasının rektörlüklerin idari soruşturma tehditleriyle birleşmiş halidir.

Kampüsteki kadın dayanışmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?

ODTÜ’den Sude:

Kampüslerde yaşadığımız taciz, şiddet ve baskılara karşı refleksif tavır almada; kendi öz mekanizmalarını oluşturmada Türkiye’deki kadın hareketinden ayrı bir noktada değil aslında. Eleştirel baktığımız kısım ise bahsettiğim refleksif tavırların haricinde özel günlere ve yerel taleplere sıkışmadan örülen birleşik bir politik hattın zayıflığı.

İstanbul Üniversitesi’nden Umay:

Zaman zaman çok farklı görüşlere ayrışsak da öznesi olduğumuz direnişi sahipleniyor, gerektiğinde bir ateşi de Beyazıt’tan alevlendirebileceğimizi biliyoruz.

Boğaziçi’nden Ebrar:

Feminist öğrenci örgütlenmeleriyle, kulüplerimizle ve bulunduğumuz her toplulukta kendi reflekslerimizi geliştiriyor, üniversitelerde kadınların olduğu her alanı kendi sözümüz, kendi ihtiyaçlarımız ve kolektif irademiz doğrultusunda yeniden kurmaya çalışıyoruz. Fakat daha sistemli, daha kitlesel, daha dirençli örgütlenmelere ihtiyacımız var.

Hacettepe’den Ezel:

Hacettepe’de kadın dayanışması, son yıllarda hiç olmadığı kadar güçlü ve örgütlü. Artık dayanışma sadece bir duygu olmaktan çıktı, somut bir örgütlenme biçimi haline geldi.

Dokuz Eylül’den Yağmur:

Günümüzde kampüsler “özgürce yaşayabileceğimiz” bir yer olması gerekirken maalesef kadınlar bu alanlarda da tehdit altındalar. Tacizci akademisyenler, tacizci öğrenciler bugün bütün kadın öğrenciler için büyük bir tehdit. Bunun yanı sıra sözde “bilim yuvası” olan üniversiteler de hala toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin ve şiddetin mikro alanlarından biri olmakta.

Üniversiteli kadınların bugün en acil talebi nedir?

ODTÜ’den Sude:

En acil talebimiz güvenli kampüs ve yurt koşullarının sağlanması. İşlevsizleştirilen CİTÖK ve alınan ödeneklerin ışıklandırma gibi güvenli kampüsü oluşturma amacıyla kullanılması yerine rant amaçlı, sermaye odaklı veya gereksiz harcamaların yapılması kayyumların bu meseleye dair tutumunu açıkça gösteriyor.

İstanbul Üniversitesi’nden Umay:

Etkin CİTÖK. Ikulda veya çevrede maruz kaldığımız her türlü taciz ve şiddette failin karşılığını bulacağından emin olacağımızın vereceği güvenceyle soruşturma talebinde bulunabiliyor olmak istiyoruz.

Boğaziçi’nden Ebrar:

Kurumsallaşmış güvencesizlik ve keyfi uygulamalara karşı kendi güvenliğimiz ve haklarımız için kampüslerde etkin mekanizmaların kurulması. Özellikle taciz ve şiddet karşısında başvurabileceğimiz mekanizmaların işlevli ve ulaşılabilir olması en acil talebimiz.

Hacettepe’den Ezel:

En acil talep, güvenceli ve özgür bir kampüs yaşamı. Bu, birkaç başlık altında somutlaşıyor:

- Taciz ve şiddet vakalarında bağımsız soruşturma mekanizmalarının kurulması,

- Hacettepe’de CİTÖK’ün etkin ve işlevsel hale getirilmesi,

- LGBTİ+ düşmanı uygulamalara son verilmesi,

- Çete saldırılarına karşı gerçek güvenlik sağlanması,

- Kadınların kampüs siyasetinde eşit ve özgür yer almasının güvenceye kavuşması,

- Disiplin soruşturmalarıyla kadınların susturulmasına son verilmesi…

Dokuz Eylül’den Yağmur:

En acil talebimiz dayanışmamıza tüm kadınların katılmasıdır.

Rektörlüğün acilen atması gereken adımlar sizce nedir?

ODTÜ’den Sude:

Bizce atılması gereken acil adımlar: Müfredata zorunlu “Toplumsal Cinsiyet Eşitliği” dersi koymak, CİTÖB’ü işlevli hale getirmek ve alınan ödeneklerin kampüsü daha güvenli bir hale getirmek için harcanması.

İstanbul Üniversitesi’nden Umay:

Etkin CİTÖK ve güvenli kampüs çağrımıza kulak vererek güvenli alanımızı sağlamaları gerekiyor.

Boğaziçi’nden Ebrar:

Kendi mekanizmalarımızı üretmek zorunda kalıyoruz fakat rektörlük ve yönetim de güvenlik ve şiddet karşısında etkin, hesap verebilir ve şeffaf politikalar geliştirmeli. Üniversite yönetimi, kampüslerdeki güvenliğin sağlanması için somut ve hızlı adımlar atmalı.

Hacettepe’den Ezel:

Acil olarak atması gereken adımlar:

1. Taciz ve şiddet vakalarında bağımsız bir kadın+komisyonu kurulması

2. Saldırganları değil öğrencileri koruyan şeffaf ve hesap verebilir güvenlik politikaları

3. Çetelerin kampüs girişlerinin engellenmesi

4. Kadın ve queer öğrencilere dönük ayrımcı uygulamalara son verilmesi

5. Üniversiteyi bir polis karakoluna çeviren uygulamaların kaldırılması

Bu adımlar atılmadıkça baskı devam edecektir ancak kadınlar örgütlendiği sürece bu baskı bir yönetememe krizine dönüşür.

Dokuz Eylül’den Yağmur:

Rektörlük ve kampüs yönetiminin, kadınların yaşadığı sorunlar konusunda artık gerçekten somut adımlar atması gerekiyor. Kampüste taciz ve şiddetle ilgili süreçler hâlâ yeterince şeffaf ve hızlı işlemiyor; bu nedenle güven veren, erişilebilir ve gerçekten işleyen bir başvuru hattı kurulmalı. Şikâyet eden öğrencinin gizliliği mutlaka korunmalı. Ayrıca kadın öğrencilerin kendini yalnız hissetmeyeceği, ihtiyaç duyduğunda psikolojik ve hukuki destek alabileceği güçlü bir birimin oluşturulması büyük önem taşıyor. Kadınların güvende hissettiği, sorun yaşadığında yalnız bırakılmadığı bir kampüs ortamı için ciddi adımlar atılmalı. Cinsiyetçi uygulamalar yerine, kadınların giriş-çıkış saatlerinin kısıtlanmadığı, istedikleri gibi giyinebildikleri ve özgürce hareket edebildikleri bir kampüs yaşamı sağlanmalıdır.

Kampüslerde kadın mücadelesi gelecekte hangi yönde ilerlemeli?

ODTÜ’den Sude:

Taleplerimiz üzerinden şekillenen ve birleşik kadın mücadelesi hattını benimseyen bir yönde ilerlemeli. Tüm kazanımlarımızı elimizden almaya çalışan, yaşadığımız her alanda baskıyı sistematik bir şekilde arttıran siyasal İslamcı iktidarın önümüze koyduğu her engelde refleksif sözler üretirken, bunun yanında yükseltilen taleplerle beraber politik muhtevasını da kuvvetli bir şekilde kurguladığımız uzun soluklu bir hatta birleşmeliyiz.

İstanbul Üniversitesi’nden Umay:

Kadın mücadelesinin ürettiği değerleri bir sonraki dönemlere aktararak sürekliliği sağlamak çok önemli.

Boğaziçi’nden Ebrar:

Daha sistemli, kitlesel ve dirençli örgütlenmelerle kampüsleri, yurtları, sokakları daha güvenli ve patriyarkadan arındırılmış hâle getirmek zorundayız.

Hacettepe’den Ezel:

Kadın mücadelesi kampüslerde artık savunma hattında kalmamalı; daha kurucu bir çizgiye ilerlemeli. Kadınların fakültelerde, yurtlarda, topluluklarda örgütlü yapılarla görünürlüğünü artırmak ve feminist, sosyalist, LGBTİ+ örgütlerinin kampüs ortaklaşmasını büyütmek gerek. Kadın mücadelesi yoksullaşma, barınma krizi, güvencesizlik gibi alanlarda söz kuran bir hatta taşınmalı. Biz Hacettepe’de Mor Duvar Platformu ile bunu kısmen başardık.

Dokuz Eylül’den Yağmur:

Kampüslerde kadın mücadelesi, kampüsler bizim için güvenli alanlar hâline gelene kadar sürecek. Eğitimde fırsat eşitliği, şiddetsiz ve tacizsiz bir kampüs hayatı ile cinsiyetçi yurtların yeniden inşası için mücadeleye devam edilmeli. Ayrıca kadınların söz ve karar süreçlerinde daha görünür olması ve her kimlikten kadının kampüste özgürce var olabilmesi de bu mücadelenin önemli parçalarıdır.