Google Play Store
App Store

Üniversiteyi kazanmanın zorlukları, kazandıktan sonra okumanın zorlukları, okuduktan sonra emek piyasasındaki zorluklar silsilesi içinde gençlerin yaşadıkları sıkışmışlık, bugün onların seslerini yükseltmelerinin en büyük nedeni.

Üniversiteli gençler neden isyanda?

İnan Mutlu - Siyasal İktisatçı

18 Mart akşamı Ekrem İmamoğlu’nun üniversite diplomasının iptali sonrası İstanbul Üniversitesi’nde başlayan protestolar, sonrasında gelişen gözaltı ve tutuklama kararlarıyla birlikte birçok ile ve üniversiteye sıçradı.

Ekrem İmamoğlu’nun tutuklanması ile üniversite öğrencilerinin ne alakası var?

Üniversite öğrencilerine ne oluyor? gibi utanmaz sorular hızlıca dolaşıma sokuldu.

Kamu görevlilerinden, yandaş köşe yazarlarına, bu süreçte üniversite öğrencilerini ilgilendiren bir durum olmadığı hep bir ağızdan dile getirildi.

Devletin tüm baskı aygıtları senkronize şekilde harekete geçti.

Öğrencilere işkenceye varan sertlikte müdahaleler yapıldı.

Yerlerde sürüklendiler, yere düşenler tekmelendi. Yaralananlar oldu. Gözaltına alındılar. 302 öğrenci bir gün bile yatarı olmayan suçlamalarla tutuklandılar. Bu yazı yazılırken, Çağlayan Adliyesinde duruşma yapılıyor ve çocuklardan 60’a yakını hâlâ tutuklu.

YÖK soruşturmalarla tehdit etti, İstanbul valisi aşırı gruplara uyarlarsa hayallerinin çalınacağını ifade ederek aba altından sopa gösterdi.

Sonra keşke dememeleri için akıllı olmalarını tembihledi.

Devlet kurumlarının yaşadığı tedirginliği anlamak çok zor değil.

1 Mayıs ve Gezi Eylemleri’nin yıldönümü yaklaşıyor ve iktidar gençlerin yaşadıkları kaygıları giderecek araçlardan yoksun.

Gençlere vaat edebilecekleri bir gelecek yok çünkü, İstanbul valisinin de bahsettiği gibi; söz konusu hayal çalmaksa kimse iktidarın eline su dökemez.

Gündelik gelişmelerin kargaşasından öğrencilerin hangi şartlarda eğitimlerine devam etmek zorunda kaldıkları pek konuşulamadı. Bu yazı resmî verilerle bu boşluğu bir nebze doldurmayı hedefliyor.

Resmî veriler, genelde yoruma muhtaçtır.

Özellikle resmî işsizlik ve enflasyon verilerinde bardağın dolu tarafını gösterme çabası devletlerde yaygın biçimde görülür.

Üniversite öğrencilerine dair resmî veriler ve zaman içerisindeki değişim o kadar çarpıcı ki ne bardağın dolu tarafını göstermek mümkün ne de verileri ek bir çabayla yorumlamaya ihtiyaç var.

Üniversiteyi kazanmanın zorlukları, kazandıktan sonra okumanın zorlukları, okuduktan sonra emek piyasasındaki zorluklar silsilesi içinde gençlerin yaşadıkları sıkışmışlık, bugün onların seslerini yükseltmelerinin en büyük nedeni.

Devletin eğitime ayırdığı kaynak oransal olarak artacağına, geriliyor.

2016’da merkezî bütçenin yüzde 13’ü eğitime, yüzde 9’u faize harcanıyordu.

Bugün faize yüzde 15, eğitime yüzde 11 harcanıyor.

Kriz yılları olan 2000’lerin başında eğitime yapılan sabit sermaye yatırımlarının toplam sabit sermaye yatırımlarına oranı yüzde 4’ün üzerinde.

Bugün bu oran yüzde 3 seviyesine geriledi.

Eğitimin niteliği, yetersiz öğretmen atamaları gibi konuları tartışmak şu rakamların varlığında lükse kaçıyor.

Son dönemde ülkenin dört bir yanındaki liselerde çoban ateşi gibi yayılan protestoların arka planında da eğitime ayrılan kaynakların gerilemesi var.

Nitelikli öğretmenleriyle eğitimlerine devam etmek isteyen lise öğrencilerinin itirazları hiç de yersiz değil ve doğal olarak da son derece politik.

Bu acımasız sistemin içerisinde kendinizi bir şekilde üniversiteye attınız diyelim.

Sadece son bir yılda üniversite eğitimi fiyatları yüzde 108 arttı.

Avrupa Birliği ülkelerinde yıllık fiyat artış ortalaması yüzde 4,8.

Makedonya, Malta, İsviçre ve Lüksemburg’da fiyatlar geçen yılla aynı seviyede kaldı.

Barınma ve beslenme üniversite öğrencilerinin en temel ihtiyaçları.

Son iki yılda kiralara gelen zam yüzde 335, öğrenci yurtlarına gelen zam yüzde 106.

Resmî gıda enflasyonu son iki yılda yüzde 131.

Eğitim süresince en temel ihtiyaçlarına erişmekte zorlanan bir gençliği anlamaya çalışıyoruz.

Öğrencilik yıllarını geçirdiniz diyelim.

Sonrasında yüzünüzün gülmesi de çok kolay değil.

Türkiye’de resmî işsiz sayısı 3 milyon 113 bin kişi.

Üniversite mezunu işsiz sayısı 966 bin.

Neredeyse her üç resmî işsizden biri üniversite mezunu.

İşgücüne dahil olmayan, yani çalışmayan ve buna rağmen iş aramayan üniversite mezunu sayısı 3 milyon 68 bin.

Hadi bir iş buldunuz diyelim.

Türkiye’de yaklaşık 9 milyon üniversite mezunu çalışan var.

ILO verilerine göre, üniversite mezunu çalışanların yüzde 30 ila 35’i düşük ya da orta beceri gerektiren mesleklerde çalışıyor.

Düşük ve orta beceri maalesef düşük ücret demek.

Öğretmenlik eğitimi alıp atamaları yapılmadığı için zincir marketlerde kasiyerlik yapmak zorunda kalan, mühendislik okuyup tekniker maaşına çalışmak zorunda bırakılan gençlerin mutlu olmaları mümkün mü?

Avrupa İstatistik Ofisi (EuroStat) verileri de düşük ücret gerçeğini doğruluyor.

Üniversite mezunlarında ortalama yıllık net gelirde diplerdeyiz.

Avrupa’da geride bırakabildiğimiz sadece 3 küçük Balkan ülkesi var: Karadağ, Arnavutluk, Makedonya.

Türkiye’den yaşanan beyin göçünün temel gerekçelerinden biri de zaten düşük ücretler.

Üniversite eğitimine erişebilen gençler sadece fotoğrafın bir kısmı.

Bunların dışında ev gençleri var. Avrupa’da en yüksek ev genci oranına sahip ülkeyiz.

15-29 yaş arasında ne eğitimde ne istihdamda olan ev gençlerinin sayısı 4 milyon 676 bin.

Sonra son günlerde iş cinayetlerine kurban giden çocuklar var.

Üniversiteye erişemeden çalışmak zorunda kalan çocuklar.

2024 yılında 15-17 yaş arasındaki çocukların yüzde 22,4’ü, yani 869 bin çocuk çalışıyor.

Dahası aynı yaş grubundaki 101 bin çocuk da iş arıyor. Bulsalar çalışacaklar.

Resmî rakamlar dahi, gençlerin içinde bulundukları cendereyi ve geleceksizleştirildikleri gerçeğini makyajlamaktan uzak.

Mızrak artık çuvala sığmıyor.

Hâlâ utanmadan “Öğrenciler neden isyanda?” diye soruyorlar .