Uşak’ta üretici yürüyüşü: Üretici örgütlenmesinde yeni bir çağrı yükseliyor
SOL Parti’nin çağrısıyla gerçekleştirilen üretici yürüyüşlerinde son durak Uşak’tı. Yürüyüş çalışmalarında görülen en net şey üreticinin yalnız bırakılmışlığıyla konuştukları. Yürüyüşün ortaya koyduğu ise bu yalnızlığın, bir araya gelindiğinde ortak güce dönüşebildiği. Bu yüzden Uşak’taki yürüyüş, sadece bir “tepki” değil; tarımın çöküşüne, suyun gaspına, emeğin değersizleştirilmesine karşı, üreticinin kendi sözünü yeniden kurma arayışı olarak okunmalı. Görünen o ki, üreticinin açığa çıkardığı bu ses kendine yeni yollar açmaya kararlı.

İlayda Sorku
Geçtiğimiz hafta Uşak’ta takip ettiğimiz Üretici Yürüyüşü, köylerden kent meydanına taşan tarım krizinin ve üreticinin yalnızlığının somut bir göstergesi oldu. SOL Parti’nin çağrısıyla Fatsa’da Fındık Üretici Yürüyüşü’nün ardından Uşak Üretici Yürüyüşü gerçekleşti. Bu yürüyüşler üreticilerin sorunlarına ve taleplerine dikkat çekmenin yanı sıra, son dönemde büyük sorunlar yaşamasına karşın örgütsüz ve dağınık olan, spontane eylemlerle tepkilerini ortaya koysa da çözüm üretemeyen üreticiler için bir örgütlenme çalışması olarak öne çıkıyor. Fatsa’da 20’in üzerinden köyün kendi pankartlarıyla katıldığı yürüyüş üreticilerin kendi meclislerinde örgütlenmesi yolunda bir adım olmuştu, Uşak’ta da benzer bir durum söz konusu. Üretici Yürüyüşleri bu yönüyle üretici örgütlenmesinde yeni bir nefes, yeni bir çağrı olarak yükseliyor.
Uşak’ta üretici komite ve meclislerinin kurulumu için bir başlangıç özelliği yüklenen yürüyüş, rejime karşı mücadelede halkın doğrudan siyasete katılımının ne denli önemli olduğunu bir kez daha gösterdi. Yürüyüş hazırlıkları sırasında Uşak’ın köylerinde yapılan ziyaretler, tek tek insanların şikâyetlerinin ötesinde, ülkenin tarımsal ve sosyal yapısında yıllardır biriken çökmenin sahadaki en somut görünümünü ortaya koydu.
SOL Parti’nin Üretici Yürüyüşü öncesi yürüttüğü çalışmalarla 30 köyde yapılan sohbetlerde aynı tabloyu tekrar tekrar karşımıza çıkardı ki; bu tabloda üretimin halk için bir geçim değil, borç döndürme mekanizmasına dönüşmüş durumda.
Her köyde ilk söylenen cümle girdi maliyetlerine dair. Gübre ve mazotun her artışı, ertesi yıl ekimi fiilen imkânsız kılıyor. Bir üreticinin “Ekmekten vazgeçtik” sözünü bir yakarış değil, bir siyasi gerçeklik olarak okumak gerekiyor. Çünkü bu vazgeçiş yalnızca bireysel değil; tarımsal üretimin toplu olarak çöküşünü ifade ediyor.
Bu çöküşün ikinci ayağı alım garantisinin yokluğu. Üretilen ürünün piyasada bir karşılığı yok. Köylü, borcu nedeniyle ürününü zararına tüccara vermeye mecbur kalıyor. Sözleşmeli üretimde kullanılan “avans” sistemi ise bir tür modern borçlandırma rejimi gibi işliyor: tütün üreticileri her yıl aynı girdapta, daha baştan borçlanarak sezona giriyor ve bu borç döngüsü üreticiyi toprağından uzaklaştırıyor.

KÖYLER YOK HAYAT YOK
Ekonomik çöküşün yarattığı sosyal tablo da en az ekonomik olan kadar sert. Birçok köyde okul ve sağlık ocağı yok. Doktor haftada bir gün geliyor. Gençlerin önemli bir bölümü asgari ücretli işe gitmek zorunda kaldığı için köy nüfusları kritik seviyelere düşmüş durumda. Bu yalnızca bir demografik sorun değil; kırsal alanı tamamen işlevsizleştiren bir süreç. Köy kahvelerinde gerçekleştirilen sohbetlerde “Yollarda yürüyecek insan kalmadı” cümlesi, yaşanan dönüşümün bütün ağırlığını özetliyor.
İŞGAL VE YOK EDİŞ
Uşak’ın madene yakın köylerinde tablo daha da karanlık. Kentin musluklarını kurutan Eldorado Gold’un Kışladağ Altın Madeni, yalnızca çevresel tahribat yaratmıyor; doğrudan üretim ilişkilerini çökertmiş durumda. Maden tozu meyveyi, sebzeyi kurutuyor; hayvancılık alanları yok olmuş. Bir köylünün “Herkes sadece kendi yiyeceği kadar ekiyor” demesi, ekonomik durumun değil, tarımsal faaliyetin tasfiyesinin ifadesi…
Bu veriler bir araya geldiğinde, Uşak köylerinin durumu ülke genelindeki tarım krizinin yoğunlaşmış hali olarak okunabilir. Üreticinin karşısındaki sorun tek tek maliyet kalemlerinden ibaret değil; bütüncül bir siyasal-ekonomik düzen, köylüyü üretimden çekilmeye zorlayan bir yapıya dönüşmüş.
YALNIZLIK VE ÖRGÜTLENME
Sahadaki sohbetlerde hissedilen en belirgin duygu ise yalnızlık. Yalnız bırakılmış üretici, yalnız bırakılmış köy, yalnız bırakılmış bir üretim havzası… Tam da bu nedenle Üretici Yürüyüşü’nün çağrısı sadece bir eylem çağrısı değil; çöken üretim düzenine karşı politik bir itirazı örme iddiası taşıyor.
Bu izlenim, köylerdeki her konuşmanın ortaklaştığı gerçeğe dayanıyor. Üretim çöküyor ve bu çöküş sadece ekonomik değil; siyasal kararların, tercihlerin ve tercihsizliklerin sonucu. Tüm bunların ışığında ilçeleri ve köyleri dolaşırken sezilen dağınık hoşnutsuzluğun ve birikmiş öfkenin şehir merkezinde nasıl bir karşılık bulacağı merak konusuydu. Köy kahvelerinde söylenen “artık böyle gitmez” cümlesinin kente taşınacağı bir an gerekiyordu. 22 Kasım’daki Üretici Yürüyüşü, tam da bu dağınık sesi birbirine ekleyen bir hat gibi ortaya çıktı.
Yürüyüşün gerçekleşeceği gün Uşak Stadyumu’nun önü, kentin dört yanından gelen üreticilerle dolmaya başladı. Saha çalışmalarında konuştuğumuz birçok çiftçi, o gün oradaydı. Kimisi tütünün borçla yürüyen düzeninden, kimisi maden tozunun kuruttuğu bağlardan, kimisi suyun tükenişinden söz etmişti. Bu kez aynı sorunları taşıyan yüzlerce kişi pankartların ardında yan yana dizildi.
Yürüyüş korteji ilerledikçe, köylerde dağınık halde konuşulan meselelere daha bütünlüklü bir politik çerçevenin eklendiği hissediliyordu.
Yoksullaşmayı bir kader olarak değil, bir tercih olarak üreten siyasal akla karşı, üreticilerin kendi sözleri, kendi ihtiyaçları ve kendi itirazlarıyla oluşturduğu bir karşı duruş ortaya çıktı.

YEREL BİRLEŞİK ÖRGÜTLENME
Kortejdeki üreticilerin anlattıkları, köy buluşmalarında duyulan sözlerin kent meydanında yankılanmasıydı. Hayvanını meraya çıkaramadığını söyleyen, cezalardan bunalan, tütününü avans borcuyla sürdüren, ürününü tüccara zararına vermek zorunda kalan herkes, o gün aynı noktada buluştu. Yürüyüşe katılanlardan bazıları, tarım politikalarının yıllardır şirketleşme yönünde ilerlediğini; üreticinin giderek borçlandırıldığını; “üretim komiteleri” ve yerel örgütlenme olmadan bu düzenin değişmeyeceğini ifade etti. Halkın kendi gücünü, kendi örgütünü yaratmadan hiçbir dış sesin bu tabloyu değiştirmeyeceği fikri yürüyüşün ana eksenlerinden biriydi.
Uşak’taki su krizine dair öfke de yürüyüş boyunca güçlü bir damar olarak hissedildi. Kışladağ Altın Madeni’nin yıllardır kentteki suyu tükettiğini söyleyen üreticiler, suyun hem köylerde hem şehirde ortak bir sıkıntıya dönüştüğünü anlatıyordu. Bu durum, köylerde dile getirilen “maden tozu tarımı bitirdi” cümlesiyle birleşince, yürüyüşteki itiraz yalnızca ekonomik değil, ekolojik bir çerçeveye de genişledi. Suya, toprağa, ekmeğe sahip çıkma çağrısı, yürüyüşün politik omurgasını güçlendiren en belirgin unsurlardan biri oldu.
Yürüyüş, siyasi bir partinin eylemi olmanın ötesinde, köylerde sessiz sedasız büyüyen bir çöküş hissinin toplumsal bir araya gelişe dönüştüğü bir ana benziyordu. Hele ki üreticilerin “kurtuluş yok tek başına” vurgusu, bu ortaklığın bir tercih değil zorunluluk olduğunu berrak biçimde gösteriyordu…
Saha çalışmalarında görülen şey, üreticinin uzun süredir yalnız bırakılmışlığın içinden konuştuğuydu; yürüyüşün ortaya koyduğu ise bu yalnızlığın, bir araya gelindiğinde ortak bir güce dönüşebildiğiydi…
Bu yüzden Uşak’taki yürüyüş, sadece bir “tepki” değil; tarımın çöküşüne, suyun gaspına, emeğin değersizleştirilmesine karşı, üreticinin kendi sözünü yeniden kurma arayışı olarak okunmalı… Köylerde başlayan ses, kent meydanında daha gür bir ifadeye kavuştu. Görünen o ki, bu ses kendine yeni yollar açmaya kararlı.
***
ÜRETİM ÇÖKÜYOR, BORÇLAR KATLANIYOR
TÜİK’in 2024 ve 2025 yılı verileri, Türkiye’de tarım sektöründe ciddi bir çöküş yaşandığını ortaya koyuyor. 2025’in ikinci tahminine göre, tarla ürünleri ve diğer bitkisel ürünlerde %10,4, sebzelerde %0,8, meyve ve baharat gruplarında ise %30,4 oranında düşüş öngörüldü. Özellikle buğday ve arpa üretimindeki azalışlar dikkat çekti. 2024 verileri de benzer bir tabloyu gösterdi; tarla ürünleri bir önceki yıla göre %5 azaldı, sebzeler %5,6, meyveler ise %2,1 arttı ancak tahıl üretimindeki düşüşler bu dönemde de devam etti.
Bu üretim kaybı ve maliyet baskısı, Uşak’ta sahada gözlemlediğimiz çöküşle paralellik gösterdi. Türkiye’de sisteme kayıtlı çiftçi sayısı 2003’te 2 milyon 765 bin iken 2025’te 2 milyon 363 bine geriledi; bu da kırsalda yaşanan üretimden çekilmenin bir göstergesi.
Ekonomik baskı yalnızca üretim kayıplarıyla sınırlı değil. CHP Niğde Milletvekili Ömer Fethi Gürer’in ekim ayında açıkladığı verilere göre, tarım sektörünün bankalara olan kredi borcu ağustos itibariyle 1 trilyon 94 milyar liraya ulaştı. Bunun 859,7 milyar lirası kamu bankalarına, 234,5 milyar lirası özel bankalara ait. Sadece ağustos ayında tarım borcu 13,2 milyar lira artarken batık tarım kredileri 811 milyon lira yükselerek 9,4 milyar liraya ulaştı.


