Utanmaz utangaçlık
İnsanlık penceresinden bakmaya çalışırken memleket meselelerini ıskalıyor muyum? O kadar ağır sorunlarımız var ki, insanlığa dair bir yaraya parmak basarken bile “acaba” diye düşünüyorum.
Ancak bu, başlıktaki utanmaz utangaçlıktan farklı bir şey. Tam tersine, bir utanç duygusu içinde kıvranırken, hangisine el atsam ikilemi.
Utanmaz utangaçlığa son çarpıcı örneği Liverpool’un Mısırlı oyuncusu Muhammed Salah verdi. “Bize nasıl, nerede ve neden öldürüldüğünü anlatabilir misin?” diyen basit bir soruyla UEFA’nın yüzüne vurarak.
Gazze’de insani yardım bekleyenlere yönelik İsrail saldırısında “Filistinli Pele” olarak tanınan eski milli futbolcu Süleyman Al-Obaid de öldürülünce, UEFA “kayıtsız kalamamış” ve “Filistinli Pele Süleyman Al-Obaid. En karanlık zamanlarda bile sayısız çocuğa umut veren bir yetenek” diyerek; kimin, nerede ve neden öldürdüğünü perdeleyen bir taziye mesajı yayınlamıştı. Salah’ın bir soruyla yüzlerine vurduğu bu utanmaz utangaçlıktı.
Utanmaz utangaçlık halinin bir başka örneği de Dünya Tıp Tabipleri Birliği (WMA)! Hastaneler vurulur, doktorlar, hemşireler, hastalar katledilirken sorumluya işaret etmeyen açıklamalar yapıyor: “WMA, tüm tarafları hayatları korumak ve uluslararası insancıl normları gözetmek için yardım merkezleri ve sivil barınaklar çevresinde azami itidal göstermeye çağırmaktadır.”
WMA’nın bu “tüm taraflar” utanmaz utangaçlığına dikkat çeken de İngiliz Tabipler Birliği (BMA) ve bizin TTB oldu.
Peki, gazetecilikte utanmaz utangaçlığın yeri var mıdır?
Depremi konuştuğumuz pazar günü, Gazze’deki eş-Şifa Hastanesi dışında gazeteciler tarafından kullanılan bir çadır vuruldu ve üç meslektaşıyla birlikte El Cezire muhabiri Anas el-Şerif (28) de öldürüldü. Gazze’yi tümüyle işgale hazırlananlara sorarsanız el-Şerif bir Hamas hücresinin lideriydi!
Basın kuruluşları ve basın özgürlüğü savunucuları bu iddiayı kesinlikle reddederken, saldırıyı “bağımsız habercilik alanının giderek daralması”nın son örneklerinden biri olarak tanımladılar.
Geçen yazıda anlattığım Freedom to Report (Haber Alma Özgürlüğü) Girişimi kısa sürede 63 ülkeden 1.000’den fazla gazetecinin Gazze’de sınırların yabancı basına açılması için yükselttikleri ses oldu.
Dün hem İsrail Dışişleri Bakanlığı’na hem de Hamas’a, yabancı gazetecilere Gazze’ye sınırsız, sansürsüz ve bağımsız erişim izni vermeleri yönünde mektuplar gönderdiler. Bu talep görmezden gelinirse, her türlü riski alıp Gazze’ye giren ve orada ölen meslektaşlarının yolunu izleyecekler.
Geçen cumartesi günü Times of Israel’de “Bizi içeri alın: Dünya şimdi Gazze’den sansürsüz haberciliğe ihtiyaç duyuyor” başlıklı bir köşe yazısı yayınladılar ve “İsrail gazetecilerin Gazze’ye girişini neden engelliyor?” diye sordular.
80’lerin sonuydu, babamı bir tür felç tablosuyla memleketten getirip Ankara’da bir üniversite hastanesine yatırmıştık. Odaya gelip giden doktorlar Guillain-Barré Sendromu gibi bir şeyden söz ediyorlardı. ABD’de yaşayan doktor akrabamızdan bu konuda ne kadar makale varsa istedim, okudum ve bir vizitte doktorlar arasındaki konuşmaya “Guillain-Barré Sendromu Miller-Fisher formu olabilir mi?” diye dahil olmaya çalıştım. Elimdeki İngilizce makalelere ve sosyoloji öğrencisi “ukalalığıma” tepeden bakıp bir şey söylemeden çıktılar.
Olayı anımsamama Prof. Dr. Serap Erdoğan Taycan’ın bugün 10. sayfadaki “Gazze’yi İnsanlık, İnsanlığı Gazze İyileştirebilir mi?” yazısının ilk satırı neden oldu. Hastalığı merak eder ve soruya da yanıt vermek isterseniz okumanızı öneririm.
Benim soruya yanıtım “Evet”. Evet, iyileştirebilir!
Eğer insanlık Naziler Yahudileri katlederken sergilenen utanmaz utangaçlık ve sessiz seyir halini Gazze’de tekrarlamaktan vazgeçerse!


